3 Ekim 2010 Pazar

Az kaldı...


Oğlum,

Günler rüzgarda bırakılmış kağıt tomarları gibi uçup gidiyor. Çok uzun zaman varmış gibi geliyordu ya, artık öyle değil.

Artık göğüs kafesim gerçek bir kafese dönüştü. Bazen ciğerlerim sıkışıyor. Havada asılı kalmış nem nefes almamı zorlaştırıyor.  Uzun süre oturur pozisyonda kalınca ayağa kalkıyorum, çok hareket edince de yoruluyorum. Komik bir durum aslında. En komiği de yatakta dönerken kendimi ters dönmüş bir kaplumbağa gibi hissetmem ve yürüyüşümün bir penguene benzemesi.

Artık 32. hafta bitiyor. Odan boyandı, yatağın yorganın hazır. Odan için bir dümen aldım. Duvara mı asarız yoksa yatağına mı henüz karar vermedim. Bir de can simidi şeklinde saat. Hastanede ikram edilecek bebek şekerlerin hazır. Altın yastığını, nevresimlerini hazırladık, ben de kapı süsü yaptım sana. İsmini keçeden yazdım, babaannenler çitleri buldular, anneannen de simit kısmını yaptı.

Sanıyorum gaza gelip bir iki gün içinde hallederiz geri kalanları.

Baban şimdi iş gezisinde birkaç gün içinde gelip odanı hazır hale getirecek.

2 Eylül 2010 Perşembe

Alışveriş


"Tekmelenmek çok güzel bir şey" desen herhalde herkes "deli mi ne?" diye bakar; ama gittikçe güçlenen, beni bazen uykumdan uyandıran ve hatta sabahın köründe kaldırıp bir şeyler yediren tekmelerin sıklaşıyor. Güçlü bir bebek olacaksın herhalde.

Dün babaannenlerde iftardaydık. Dedenle babaannen yazın giyesin diye bir sürü şey almışlar sana. Pek sevimli, kullanışlı daha sen içinde yokken bile bizi heyecanlandıran şeyler. 7. aydayız ya artık herkesi aldı bir heyecan.  Babaannen ve anneannen yavaştan doğuma hazırlanmamız konusunda  ısrar ve heyecan içindeler. Baban daha ağırdan alma yanlısı “Daha vakit var nasılsa” diyor. İçgüdülerim bu tür konularda baba/anneanneleri dinlemenin mantıklı olduğunu söyledi ve biz (babaannen, anneannen, baban ve ben) iftarın ardından dolu ve mutlu midelerimizle Özdilek mağazasına gittik.

Oğlum, neyse ki kız reyonuna girmek zorunda değiliz. Gerçekten deli işi! O kadar çok çeşit ve o kadar  çok kurdele var ki her yerde… İnsanın kafası karışıyor, ne yana bakacağını şaşırıyor. Zavallı erkeklere ayrılan, nispeten daha az çeşidin içinden çok güzel şeyler aldık sana. Hastanede sana giydirecekleri zıbın denen ve hayati önem taşıdığına hepimizin kani olduğu özel judo gömleği benzeri şeyden aldık. Kafa kol koordinasyonun çok iyi olmayacağı için pratik bir şey bu zıbın. Hastane çıkışı setin hazır. Salyalarını rahatça etrafa saçasın diye ağız bezlerin, elini yüzünü çizme diye minicik eldivenler...

Elif Teyzenlerle gittiğimiz Didim dönüşü Ceylan'a girip önümüzdeki yazın tişörtlerini aldık. Orada biraz coşmuş olabiliriz; ama o kadar da olsun. Seçtiği tişörtlere bakılırsa baban seni çok havalı bir minik adam yapma konusunda kararlı. Oradan çıktığımızda arabayı kenara çekti "Hadi hepsini çıkarıp tek tek bakalım bi daha" dedi. Çıkardık torbalarından aldığımız şeyleri sevdik, beğendik, geri koyduk.

Bazen ona bakıyorum da senin için bir şeyler alırken seçerken, çok farklı ve daha mutlu bir adam oluveriyor. Bu daha sen gelmeden böyle, demek bir gelsen çok eğleneceksiniz birlikte.

Gerçi bu, bütün ailede böyle. Eşyalarının içinde durduğu sepeti coşup coşup çıkarıyoruz yerinden. "Hadi eşyaları sevelim bakalım nelerimiz varmış?" diye. Hayatımda duyduğum en saçma bahane bu; ama herkes inanıyor tuhaf bir şekilde. Hepimiz biliyoruz işte nelerin olduğunu, kimi kandırıyoruz değil mi? :)

Bu arada tabi ki örgüler, hediyeler başladı. Çok şanslı bir çocuksun sen. Anneannen ve babaannen "kısmetli" diyorlar sana. Hep böyle devam eder şansın umarım.

Kuzenin Yaren telefonda seni soruyor.
"Yaman napıyor?"
"Oynuyor, takla atıyor"
"Biz ona bir sürü şey aldık, ama anlatsam da anlamazsın"
Bana anlatmadı, babana anlattı ve anladık ki tulum almış sana. Tulum biraz fazla karışık mı geldi ne?

1 Ağustos 2010 Pazar

Sakla & arşivle


Benim küçüklüğüme dair aşı kartlarımdan başka bir şey yok elimde. Çok isterdim fotoğraflarım olsun, test sonuçlarım olsun... Nereden nereye diyebilmek ve bir zamanlar küçücük bir insan olduğuma dair somut bir şeyi ellerimle tutabilmek güzel olurdu. O yüzden anneannene durmadan anlattırırım küçükken nasıl olduğumu. O da hiç usanmadan anlatır durur, şöyle tatlıydın, böyle sevimliydin diye.

Şimdi hastaneye her gidişimizde, her test sonucunu ve yazılı her şeyi saklamaya çalışıyorum. Şimdiden yavaş yavaş kalabalıklaşan bir dosyamız oldu. İleride senin pirinç kadar olan halinden, ilk patiklerine kadar bir sürü şey gösterebilmeyi istiyorum sana.

Bak bu ailece ilk fotoğrafımız:


Gördüğün gibi pek bir neşeliyiz. Babanın duruşuna baksana, nasıl da kasım kasım kasılmış. Fotoğrafı babaannen çekti. Çok heyecanlıydık ve daha o kadarcıkken oldukça geniş bir yer zaptetmeye başladın hayatımızda. Bunun boyutlarınla orantılı gideceğini düşünürsek, işimiz gücümüz ve birçok şeyimiz sen olacaksın.

Burada sen 6 haftalıksın henüz, bir Basmati pirinci kadarsın. Doktora gittiğimizde en azından mercimek kadar olmuştur diyorduk senin için ama mercimek dediğin bayağı büyük bir şeymiş. Öyle ha deyince mercimek olunmuyormuş. O kadarcıkken kalbin başladı atmaya. Minik bir ampül gibi yanıp sönen bir şey gösterdi doktor "Bu kalbi" dedi. "Öyle diyorsan öyledir doktor" dedik :)

Şu an pek sınır tanımıyorsun büyüme konusunda. Gittikçe büyüyorsun, durduramıyoruz :)

İlk tekme

Doktorun Gökalp Tokaç 20. haftadan itibaren hareketlerini hissedeceğimi söylemişti. Gerçi baban her "Acaba bu şey tekme miydi?" soruma "Gazdır o gaz" cevabıyla yaklaştığı için belki daha önce de atmıştın bir iki tekme ama biz bilemedik.


Adamakıllı ilk tekmelerin, Selen Teyze'nin düğününün olduğu gün başladı. 20. haftaya girdiğin ilk gün, 2 Temmuz 2010. 


Güçlü bir bebek olursun umarım. Şimdilerde orada olduğunu gayet iyi hissettirmeye çalıştığına göre, herhalde öyle olacaksın. 




29 Temmuz 2010 Perşembe

Oda hazırlıkları


Bugünlerde bebek odaları ile ilgili web sitelerini dolaşmaya başladım. Önceden de hep bakardım ama, tekmelerin güçlendikçe geleceğin daha bir kesinlik kazandı sanki. Şimdilik odan için gemi ve deniz temasını düşündük. Babaannen ve anneanneni dikiş makinesi ile geçirecekleri yoğun günler bekliyor.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Anneannen nasıl öğrendi?

Hamile olduğumu öğrendiğimde anneannen umredeydi. Ona müjdeyi gelince vermeyi uygun bulduk. Babanla birlikte geleceği gün karşılamaya gittik hava alanına. Anneannen kapıdan çıkınca sarıldık bir güzel, çok duygulanmıştı sahiden, ben de zor tuttum göz yaşlarımı, çok özlemişim anneanneni.

Baban arabada bekliyordu dışarıda birlikte anneannenin bagajını aldık. Eve giderken anneannen özet geçti, gezdiği yerleri, gördüklerini, aldıklarını anlattı. Bu arada kızımın çocuğu olur diye bir de tulum almış sana. Önce ne renk görürsem onu alacağım demiş. Mavi tulum görmüş, onu almış.

Anneannenin evine vardık, baban eşyaları eve indirdi. Sonra da arabayı park etmeye gitti. Kapının önünde de birkaç bavul duruyordu. Anneannen "Kızım hadi şu bavulu getiriver içeriye" dedi. Ben bir bavula baktım bir anneme. "Kusura bakma anne getiremem" dedim. Anneannen de zannetti ki tembellik yapıyorum. "Kızım getirsene bavulu, ölüyorum yorgunluktan" dedi.  Ben de "Aaa getiremem anne!" dedim. "Kız yoksa hamilesin de ondan mı öyle diyorsun?" dedi. Ben de gevrek gevrek güldüm. Bi sarıldı anneannen bana. Ah kızım çok sevindim diye.

O sırada baban girdi içeriye Şaşkınlıktan ve sevinçten ne diyeceğini bilemedi "Aferin oğlum! Tebrik ederim!" dedi. Gülüştük bayağı bir.

Sonra tulumu gösterdi anneannen. "İçime mi doğmuş ne?" dedi. Mavi tulum işaretiyle birlikte bende pek olmaz öyle şeyler ama ilk kez "Benim bir oğlum olacak" dedim.

Oturduk ne zaman öğrendiğimi, nasıl öğrendiğimi anlattım anneannene. İkinci kez torun sahibi olacaktı. Gözleri uykusuzluktan çökmüştü; ama bir insanın ağzı kulaklarına nasıl varır, işte o gün gördüm nasıl bir şey olduğunu...


Baban nasıl öğrendi?

Baban o gün iş seyahatinden dönecekti. Babaannenlerin evinin yakınında gebelik testi yaptırmamızın ardından, deden bu haberin bir kutlama yemeğini hak ettiğini söyledi ve balık almak üzere bir yerde durduk. Deden arabadan indi balıkçıyla konuşuyor, balığın temizlenmesini bekliyor. Biz de arabada bekliyoruz babaannenle..

Babaannen bana dönüp "Nasıl söyleyeceksin Gökhan'a?" dedi. Sahi nasıl söyleyecektim bilmiyordum. "Sonuç kağıdını hazırlıksız oalrak göreceği bir yere koyarım herhalde" dedim. Balıkları aldık, eve gittik. Baban bizden önce gelmiş bile. Kendisinin onca yoldan gelmesine rağmen bizim nasıl olup da bu kadar oyalanabildiğimize inanamadığını söyledi, sitemini yaptı rahatladı.

İçeri girdik, yolculuk nasıl geçti, işler nasıldı muhabbeti dönüyor babaannenlerle baban arasında. Sonra Ben de geldim yanlarına. Sarıldık babanla, uzun zamandır şehir dışındaydı. Çok özlemiştik birbirimizi. Hayatım seni çok özledim, ben de seni çok özledim diyerek hasret gideriyoruz, ben kağıdı avcumun içinde tutuyorum, Mutfak tezgahının üzerinde dedenin pek müdavimi olduğu trabzon ekmeğinin yanına koydum sonuç kağıdını. "Hayatım, babam bir ekmek aldı, o kadar leziz ki, tadına bakman lazım." dedim. Kabul ediyorum çok da yaratıcı bir cümle değildi ama elden ne gelir? Baban dur biraz daha sarılayım sana mızmızlığını sonunda bırakıp benim bu saçma önerime boyun eğmek üzere ekmeğe yöneldi. Tam ucundan bir lokma koparacak ki kağıdı gördü, bu ne ki bakışı attı kağıda sonra bana dönüp "Ciddi misin?" dedi. Hemen gözleri doldu. Tabi babaannen ve dedenin de gözleri de doldu. Sarıldık birbirimize, içimizden zıplamak geliyor gibi, mutfaktan oturma odasına yürürken adımlarımız bile değişti. Balığın pişmesini beklerken aniden bastıran sevinç dalgalarının etkisiyle şapşal şapşal sarıldık birbirimize.

Baban öyle sevindi ki...