Henüz bilgisayarın icat edilmediği çocuklukları olan bizlerin oyuncakları gazoz kapakları, makaralar, evdeki çerçöp, toplar, sopalar, tüftüfler iken ne kadar güzeldi değil mi dünya? Ne Toys’r’us vardı, ne Toyzz shop, ne Fisher Price, ne Playskool.. Legolar vardı, yapbozlar, arabalar ve bebekler bir de…
Sahiden ne güzel günlerdi... Çocuklar o zamanlar hayal güçleri olan, daha doğrusu hayal gücü olmazsa çocukluğu pek de eğlenceli geçmeyecek olan ekonomik aile bireyleriydi.
Okula muz götürmenin “Olmaz kızım, herkes muz alamaz. Çok ayıp. Evde ye, okula elma götür” diyerek engellendiği mülayim, makul, masum zamanlar…
Şimdi her çocuğun yukarıdaki markalardan en az birinden oyuncakları var. Oyuncakların etiketlerine, kullanılan plastiğin kalitesine bakıyoruz, oyuncakların üzerinde “all new material” ve “CE” ibarelerini, arıyoruz ve en önemlisi “faydalı bir oyuncak olmalı” diyoruz. Yani sadece bir top almak çocuğuna… “Peh, çok banal doğrusu!” Top dediğin zıplayan bir yuvarlak.. Oyuncak dediğin ise bir gıdım IQ bir tutam da EQ eklemeli çocuğa, yoksa ne anladım ben o oyuncaktan?
Çocuklarımız en az iki iş lebtobunun, bir de masaüstü ev bilgisayarının, bir tane de bilmem kaç GB’lik harici belleğin olduğu evlere doğuyorlar. Bilgisayar kendi başına yeterince çıta yükselten bir nesne çocuklar için. Kapalı hali bile çocukların suratında “Bu ne be? Ne acayip bir şey! Gidip açayım, kurcalayayım hereley höberey!” diye delirmelerine yol açarken, açık haliyle de ışıl ışıl renklerin dönüp durduğu, içinden bir şeylerin akıp geçtiği bu acayip kutuyu görünce topa pek yüz vermiyorlar tabi.
Bizim için top “oy dizimde zıplatayım, vay havaya atıp tutayım, aman da güzel topum” diye bağra basılan baş tacı edilen yüzyılın icadıydı. Bakkallarda filelerin içinde her biri patlatılmak üzere güzel güzel bekleyen kırmızı toplar! Yakantoplar, istoplar…
Cezmi Ersöz’lüğü bırakıp devam ediyorum.
Evet, artık çocuklarımıza oyuncaklar alma zamanı geldi. Bugünlerde bir şeyleri tutup evirip çevirebiliyorsa, müjdemi isterim: üst üste yığdığınız "aman şunu da oynasın zekası gelişsin, bundan geri kalmasın" diyerek sepetlerinize doldurduğumuz yığınla renkli kutu evinize teşrif etmek üzere!
Biz artık çocuklarımıza bizim çocukluğumuzda bize “oynayalım” diye verilen çerçöpü veremiyoruz, zira adam bilgisayar LCD televizyon görmüş bir kişi, her şey ışıklı, düğmeli, çiçiuv, bip, zip diye sesler çıkarıp duruyor. E biz napıyoruz? Çocuk dördüncü aya girdi! “Hanım koş, oyuncakçıya gidelim, her türlü uyarana maruz bırakalım çocuğu, erkenden kafayı yesin!" Yani her şeyi hemen bitirsin, büyüsün, öğrensin, kurtulalım. Çocuğa en vermememiz gereken şeyi vermeye çalışıyoruz: her şeyimizi.
Biz Yaman’a çok fazla oyuncak alamadık. Hatta anneliğimin ilk cahil günlerinde çok üzüldüm ben bu duruma, "Neden çocuğuma şu renkli, janjanlı ve bin bir türlü faydası olan oyuncaklardan almadık ki?" diye. N'olacak şimdi çocuğumuza? Övünmek gibi olmasın, genetik faktörler tamam da (öhöm!), çevresel faktörün dozunu iyi ayarlayamadık diye dövünedurdum ister istemez.
Oyuncak şirketleri de işte tam bu noktada devreye giriyor. Parlak renkleri, sinir bozucu sesleri ve çocukların ağzını sulandıracak her türlü psikolojik teknik ve cezbedicilikle hazırlanmışlar bu gösteriye. Çocuklarımızın en aç oldukları, en doymamış noktalarından vuruyorlar, duyu organlarının doymamışlığından. Sonra da yerlerde sürünen ve “üveee” diye yırtınan çocuğu utanç içinde ehlileştirmek için debelenen anne babalar görüyoruz AVM’lerde. “Dur evladım, tamam daha yeni aldık ya onu alamayız” diye iknaya çalışırken, bir anda hiçbir şeyden eksik kalmamış çocuk, içindeki her şeye sahip olma hayvaniliğiyle “bananeeeğ” diye basıyor yaygarayı en yüksek oktavdan. Ve pes ediyor ebeveyn, beyaz bayrak gibi sallıyor kredi kartını elinde “Tamam tamam alıyoruz!”
Oyuncak mağazalarının ürün çeşitliliğinde bir sınır yok. Yani ben ne zaman oyuncak almaya gitsem, başım dönüyor bir o kutunun üstünü bir diğerinkini okumaktan. 0-6 ayda eğitici battaniyeler; sesler, renklerle dolu oyuncaklar, oooo 9-12 ay ise işiniz zor. Hoplamalı, zıplamalı, hareketli oyuncaklar, el göz koordinasyonunu destekleyen şeyler. Yani her marka, o kadar çok oyuncak yapmış ki, hepsini alamazsınız; ama içlerinden bir tanesini alırsanız, çocuk onu kısa zamanda çözerse bir kenara atacak, e o zaman yenisini alacaksınız gibi bir zincirleme döngünün içine giriyorsunuz.
Ama aralarında en sevdiğim, el göz koordinasyonu. O kadar ayağa düşmüş ki bu bilimsel terim, tüm mağaza görevlilerinin ağzında. El göz koordinasyonu, daha Türkçesi bir düdük makarnayı alıp ağzına denk getirebilme ve son aşaması ipliği iğneye geçirebilme olan beşeri bir beceri.
Yüzlerinde kocaman gülümsemeleriyle ya da tam tersi “bana ne, istemezsen hiç gelme bize, bizsiz o çocuk gerizekalı olur” edasıyla size yaklaşan satış temsilcilerinin “efenim el göz koordinasyonunu geliştiren bu oyuncak…” diye başladığı upuzun faydalar listesinin sonunda şunu diyorsunuz: Bu çocuk bu oyuncaktan mezun olursa üniversiteye girer kesin!
Tabi ki faydası vardır, illa ki geliştiriyordur koordinasyonunu, kondisyonunu evlatlarımızın ama oyuncağa minimalist bakıp iki evirip çevirirseniz, evdeki birçok kapağın, kutunun, renkli kumaşın, ipliğin yapabileceği işi görüyor. İnanın sizin evde yaptığınız halinin başka ayrı nesnelerle değiştirip geliştirebileceğinizden, çocuğun hiç bıkmayacağı bir hale getirebileceğiniz çok geniş bir skalası var. Bittabi eve fast food misali götüreceğiniz bu göz dolduran oyuncak, para verdiğiniz için sizi daha çok tatmin edecek, çocuğunuz da löp diye midesine indirecek bu oyuncağı.
O mağazada, o kutuların ortasında bir sağıma bir soluma bakınırken şunu fark ettim. Bu oyuncaklar benim gibi oyuncak piyasasını takip eden bir anne için yeniydi, çocuk için ise dünyanın kendisi zaten yeniydi. Adam dünyaya yeni inmiş yahu! Yani ben dünyada icat edilmiş ilk oyuncak olan eciş bücüş bir taşı bile versem çocuğa, evirip çevirip inceleyecek, dolayısıyla o taş da işini görmüş olacak bu anlamda. Demek ki asıl mesele, onun bir şeylerle meşgul olup inceleme ve gözlem modunda dolaşmasını sağlamak.
İşte bu yüzden, oğluma oyuncak almayı çok sevsem de kendimi bu konuda kısıtlamaya karar verdim. (Sevgili eşim Gökhan Bey siz çok fazla ciddiye almayınız çok da kısıtlamayabilirim bir anlık bir heves de olabilir bu. Bu yazının hemen ardından benim bile oynamaktan çok feci keyif alacağım bir oyuncak icat edilebilir ve ben alabilirim o oyuncağı :)
Bu kısıtlamamın kesinlikle oyuncak şirketlerine karşı olmakla vs alakası yok. Oyuncak şirketleri istedikleri kadar zengin olabilirler, en azından şimdilik bir sakınca görmüyorum.
Yaman’ın her şeyi kendi kendine yapan bir insan olmasını isterken, her şeyi kendi kendine yapan, hatta çocuğa bile ihtiyacı olmayan oyuncak icat eden oyuncak şirketlerini esefle kınıyorum. Oyuncağın bir düğmesine basıyorsun, dzzzt deyip çalışıyor ve çocuk hareket eden, hoplayan zıplayan, yanıp sönen şeylere bakıp duruyor yarım saat boyunca. Nasıl ki televizyonu görünce ağzından salyalar akarak donakalıyor, aynı etkiyi bu oyuncak da yapıyor işte.
Bir nevi çocuklarımızı uzak tutmaya çalıştığımız aptal kutusu televizyonun, çocuğun odasına girebilme vizesi almış hali. Bu da sadece izleyen bebek, birkaç yıl sonra izleyen çocuk, oyuncaklardan kurtulunca izlemeye alışmış genç, televizyon izlemeden duramayan yetişkin ve nihayetinde kendisine ve ülkesine yapılanları hiçbir şey yapmadan izleyen nesil senaryosunu döküveriyor ortaya.

Şu andaki öğrencilerime bakıyorum, günde en az 4 saat televizyon izleyen ve bilgisayarın başında haftada en az 10 saati oyun oynayarak geçiren çocuklar. Derste genellikle izlemeyi tercih ediyorlar, bildiklerini bile söylemeye üşeniyorlar, gözlerinde hayatı yalayıp yutmuş bir ifade ve bu aşırı doymuşluğun, görmüş geçirmişliğin getirdiği bir tepkisizlik var. Bu benim dedemde gördüğüm “bu dünyada her şey olur” bakışı. İki cümleyi bir araya getir? Yok. Kitap oku? Yok. Yorum yap? Yok.
Paranoyakça mı? Bilmiyorum; ama insan alışkanlıklarından ibarettir sonuç itibariyle.
Dostum Harvey Karp’ın dediği üzere, çocuk hep başkalarının kendisini eğlendirmesini bekliyormuş böyle hazır uyarıcılara maruz kaldıkça. Biz de televizyon olmayınca evde sıkılan insanlara dönüşüyoruz zaten.
Yaman şu anda kapak, vida vb gibi birbirine geçen şeylere hasta. Bir şeylerin üst üste, yan yana düzenli bir şekilde durması onu çok rahatsız ediyor, ama evde ne kadar çerçöp, bir zamanlar kullanılan, artık ne işe bile yaradığını hatırlamadığımız saçma sapan alet edevatı kendisine hibe ettiğimiz araştırmacı bir kişi.
Birçok kitapta yazan bir tavsiyede olduğu üzere ben oyuncakların birazını “tatile” çıkarıp birazıyla oynamasını sonra yorulan oyuncakların uyumasını destekliyorum. Çekmeceleri karıştırıp kepçeyle oyun oynayan, kapakları çıkarıp takmaya çalışan, süt kutularıyla oynayan bir çocuk için o günün daha eğlenceli ve macera dolu bir gün olduğunu düşünüyorum.
İnsanın sadece üreme dürtüsü olarak başladığı çocuk yetiştirme kariyeri IQ skoru yapma ve übermensch çocuklar yetiştirebilme manyaklığına dönüştü. Dolayısıyla bugün artık anneler babalar, her yaptıkları işin içini doldurmak, her şeyi doğru yapacağım diye yırtınmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Bir hata yaparsak bir anda gözümüzün önünde fır fır dönmeye hazır bir film şeridi. Çocuğumuz katil oluyor, hırsız uğursuz oluyor, üniversiteye gidemiyor, torna tesviye okulunun kapısında, elinde bir sigara of of of…
Gazoz kapaklarıyla, çamurla, toprakla, tenekelerle oynamış, evdeki radyonun içini açmış ve seslerin nereden geldiğini bulmaya çalışmış, bir sürü bebeği de olan; ama sokağa doymuş bir çocuk olarak gayet mutlu bir çocukluk geçirdim. Bisikletim olmadı diye üzüldüm; ama travma denen şey icat olmamıştı o zaman, o yüzden travma geçirmedim. Tetris vardı bir ara,onu da almamışlardı ama sonra oynadım bol bol, o da içimde kalmadı. El göz koordinasyonunu denizde taş sektirerek ve çiviyi çamura saplayarak oynanan bir oyunla geliştirdim sanırım. Annem komşularına filan giden, dantel ören, babam diğer babalarla okey oynayan, okuldan gelince halimizi hatırımızı soran, öğretmenden şikayet gelince öğretmene değil bize kızan, bizimle zaman zaman kızmabirader, güreş, yakalamaca oynayan ve bize bolca sarılan insanlardı.
Ben mi? Öğretmen oldum, bir sürü arkadaşım ve genel anlamda mutlu bir hayatım var. Kitap okumayı, muhabbet etmeyi, hem dizi hem belgesel izlemeyi, yazmayı, öğrenmeyi seven bir insan oldum. Kendimi de pek çok severim çoğunlukla.
Nostalji yapacak kadar yaşlı değilim, “bizim çocukluğumuzda” demeyi de sevmem. Ama sonuca bakınca galiba çoğu şey doğru yapılmış bize.
Bırakın çocuklarımız minik survivorlar olsunlar, hayatta kalmayı, kendilerini eğlendirmeyi öğrensinler, yoktan var etsinler, çözüm insanı olsunlar!
Kendi kendine mutlu olabilen, domuzlar gibi çamurların içinde debelenince kahkahalarla gülen, koşan, zıplayan ve yaratıcı çocuklarımız olsun. Amin!