Çocuğun mümkün olduğunca erken konuşması ne işe yarar? Bir kere içindekileri içinde tutmak zorunda kalmayacağı için huzurlu olur sonra sizin "bu mu? yoksa bu mu? haaa buuuu!" diye en az sekiz tahminden sonra istediği şeyi anlamanızı beklemek zorunda kalmaz. Düşünsenize siz bile bu dünyanın yabancısı olmadığınız halde içinizde bir iki derdi biriktirseniz hemen " bir kaşık passiflora içeyim de kendime geleyim" derken; dünyaya henüz inmiş bebeğiniz ayağının tozuyla bir sürü şeye maruz kalıp bir de derdini anlatamazsa ne çilekeş bir minik insana dönüşür?
Özellikle söylüyorum beklenti içinde olmamak lazım çocuklarımız canı istedikleri zaman ve gerçekten hazır olduklarında yani onlara göre zamanı geldiğinde bir şeyleri yapabilecekler. Biz en fazla yardımcı olabiliriz onlara, tökezlediklerinde ya da yanlış yaptıklarında ellerinden tutup "olur öyle" demekle yükümlü kişileriz sadece. Yani onlara henüz olağan olmayan dünyanın herkes için ilk başta öyle olduğunu ama sonra herkesin "olayı anladığını" anlatmak görevimiz.
Bir kere hiçbir çocuk diğerine benzemez, gelişimi de benzemez. Yani karşılaştırma yapmak "abav filancanın çocuğu dahiymiş" demek çocuğunuza haksızlık etmek olur ve kesinlikle çocuklar bunu hissederler. Kitap en iyi arkadaştır bir aile için. Sahiden bir şeyler yapmanın sevinci oluyor ben Yaman'la kitap okurken. Babasıyla, anneannesiyle ve çevresindeki herkesle kitap okumak çok hoşuna gidiyor onun. Hem de benim gibi çocuğu biraz fazla (aralıksız yarım saatten fazla) çizgi film izleyince vicdan azabına bağlayan bir anne için gerçekten en çok zevk aldığım şey oğlumla kitap okumak. O bir şeyle röğrendikçe beynindeki nöronlar aksonlar sinapslar coştukça benim de coşasım geliyor. 0-3 yaş diye bas bas bağıran uzmanları çok seviyorum. 0-3 en güzel yaş aralığı. Çocuğunuz "bu ne?" deyince "holley beee! merak etti!" diye havalara sıçrayıp topuklarınızı birbirinize vurduğunuz bir dönem!
Kesinlikle çocuktur anlamaz demeden konuşun konuşun! Etrafınzda gördüklerinizi, gazetedki resimleri, parmaklarınızdaki çizgileri her şeyi her şeyi... Siz de ne cümleler kurabileceğinize şaşıracaksınız, içinizde bir Gülten Dayıoğlu bir Enid Blyton yeşeriverecek. Ve zaten ne yazsanız size hayran bir çift böcük göz var size bakan, tazı gibi dikilmiş iki ısırılası kulak.
12 Haziran'da başlamışım bu yazıya, yaklaşık iki ay önce yani birkaç da örnek eklemişim o zaman için. Hani amaaan çocuğa u öğretilmez,anlamaz o söyleyemez o diyenler için örnek olsun. Yemeği mama uykuyu nennen diye bilmesine gerek yok ben de yaşayarak öğrendim bunu.
"Bu sözcükler Yaman'ın odasındaki halıdan öğrendikleri: Pasifik Okyanusu, Atlantik Okyanusu, Hint Okyanusu, İglo, Eskimo, Piramit.
Bunlar da aldığımız "Keşfedin, Büyük Makineler" serisinden öğrendikleri: Döner Kepçe Tamburu, Delgi makinesi, çalı budama makinesi, kök sebze hasat makinesi, damalamassitemiyle ilaç püskürtm earacı, paletli düz kepçe vs. Bir şantiyeye stabaşı olacak kadar bilgisi var artık :)
Anneannesi Yaman'a masal anlatırken masal bitti diyormuş.. Bitti kelimesini masalın bitmesiyle bağdaştırmış olacak ki, ben "evet annecim o kadaaaar "dedim. Yaman da: "O kadar. Bitti. Masal bitti." dedi. Bu tür geçmişe dönük anıları, sözcükleri hatırlaması pek güzel pek eğlenceli, nasıl da hoşuma gidiyor.
iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Temmuz 2012 Salı
Çocuğum konuşsun!
Etiketler:
anne olmak,
çocuk terbiyesi,
iletişim,
ilkler,
kitap,
kitap sevgisi,
konuşma
4 Mayıs 2012 Cuma
Dilsel gelişim cross check
İlk cümleler
Işık nan! = Işık yan!
Anne ge! = Anne gel!
Kapı aç!
Kamyon kepçe kaja!= Kamyon ve kepçe kaza yaptı
Favori kelimeler
Ben en çok bi daa bidaa ve bişii demesini seviyorum arka arkaya söylüyor. Bir de aaaa? diyor ilginç bir şey görünce.
Bağımsız oyun oynama durumu
Kendi kendine oynamaya başladı. Efendim güya arabalar kaza yapıyormuş. Olay mahallinden de Yaman geçiyormuş ve örümcek hisleriyle olaya müdahale edip polisi arıyormuş. Senaryo böyle. Yaman hemen "avoo pıliiis" diyor. Heeen heeen diyerek dolaşıyor evi elinde arabayla. Kajaa kajaa diyor. Sonra da avoo poliiis diyor.
Beşer isimleri
Dün komşumuz Gülcan ve Emine geldiler çay içmeye. Cücan ve E-mi-ne dedi. Şimdilik Ali, Osman, Ayşe, Onuuğ, Gökan, Hatici, Nuyi, Nuuşen, Jim, Ahmet, Yeco, Kurbiş, Pepe, Şila, Şuşu, bebe diyor.
Kişisel bilgiler
Babanın işi ne Ma-ki-ne
Annenin işi ne Öömen
Zamirler
Bu ara beni odaya çağırırken "ben gee" diyor. Bu zamir işi zor zanaat sahiden. Ben benim sen de sensin Yaman deyince haaaığ? dedi garibim :)
Geometri
Üçgen
Kayee
Daaaye
Aağıdaki kısa filmimiz bir çilek yeme seansınsan alıntıdır :
Işık nan! = Işık yan!
Anne ge! = Anne gel!
Kapı aç!
Kamyon kepçe kaja!= Kamyon ve kepçe kaza yaptı
Favori kelimeler
Ben en çok bi daa bidaa ve bişii demesini seviyorum arka arkaya söylüyor. Bir de aaaa? diyor ilginç bir şey görünce.
Bağımsız oyun oynama durumu
Kendi kendine oynamaya başladı. Efendim güya arabalar kaza yapıyormuş. Olay mahallinden de Yaman geçiyormuş ve örümcek hisleriyle olaya müdahale edip polisi arıyormuş. Senaryo böyle. Yaman hemen "avoo pıliiis" diyor. Heeen heeen diyerek dolaşıyor evi elinde arabayla. Kajaa kajaa diyor. Sonra da avoo poliiis diyor.
Beşer isimleri
Dün komşumuz Gülcan ve Emine geldiler çay içmeye. Cücan ve E-mi-ne dedi. Şimdilik Ali, Osman, Ayşe, Onuuğ, Gökan, Hatici, Nuyi, Nuuşen, Jim, Ahmet, Yeco, Kurbiş, Pepe, Şila, Şuşu, bebe diyor.
Kişisel bilgiler
Babanın işi ne Ma-ki-ne
Annenin işi ne Öömen
Zamirler
Bu ara beni odaya çağırırken "ben gee" diyor. Bu zamir işi zor zanaat sahiden. Ben benim sen de sensin Yaman deyince haaaığ? dedi garibim :)
Geometri
Üçgen
Kayee
Daaaye
Aağıdaki kısa filmimiz bir çilek yeme seansınsan alıntıdır :
2 Şubat 2012 Perşembe
Search: Annelik+kusmuk+kaka+kabus
Kanında annelik varmış ve bunu doğuştan biliyormuş gibi davranılıyor hep kadınlara. Oysa ki anne olduğunuz ilk gün, doğumhaneden eve döndükten sonra özelikle ilk üç ay sizi çok zorlayacak günlerin habercisi demektir.
Memenize devamlı yapışık, hayatı pamuk ipliğiyle size bağlı, günde 15 kere filan altına yapan, daha tam olarak tanımadığınız, yaptığınız hiçbir şeye tepki vermiyormuş gibi gelen, uyku diye bir şey bırakmayan, bazen eski hayatınızı çok özlediğiniz anlardan bile suçluluk duyduğunuz, size en baba çaresizliği tattıracak, "e ama o da babası o da uykusuz kalsın o zaman" gibi bilgisizce ve zaman zaman öfke dolu cümleler sarf edeceğiniz, bir anda herkesin bir şeyi olan, ama en çok sizin olan, herkesten kıskandığınız nurtopu gibi bir bebeğiniz oldu, Allah bağışlasın.
Yamanla ilk 40 gün kabus gibiydi desem abartmış olmam. Şimdi üzerinden 14 ay geçmiş olduğu için dingin bir kafayla değerlendirebiliyorum o günleri. Ama sahiden ne kadar zorlanmış, ne kadar harap olmuşuz?

Emzirmek denen şey sonraları alışsanız da ilk başları tuhaf gelen, hatta kimi annelerin biraz rahatsız edici olarak tanımladığı bir durum. Emzirme yastıkları ve bir sürü değişik teknoloji olsa da, ciyak ciyak ağlayan bir bebekle gram organize olamadığınız, hep arkanızı toplayan ve kaprislerinizi çeken annenize rağmen gecenin bir yarısı o yastığı almadan bebeği kucakladığınız gibi memeye tutmak zorunda kalacağınız ya da emzirme koltuğu olarak satın aldığınızda, satıcının ergonomisini ortopedisini öve öve bitiremediği, yayıla yayıla emzireceğinizi hayal ettiğiniz o koltuğun aslında o kadar konforlu olmadığını fark edeceğiniz, işte çocuğun kafasının mobilyanın ahşabına değdiği ya da emzirirken uyuya kalmak suretiyle kolunuzun kayması ile bebeğin kucağınızda olması gerektiği şekilde duramadığı ve bazen yeter ki sussun diye yatağın içinde sekize katlanmış şekilde memeyi dayadığınız için ertesi sabah ağrılar içinde uyandığınızda "hah sırtım ayvayı yemiş" diyeceğiniz günler olacak. O kutlu günler çabuk geçiyor; ama geçtikten sonra çabuk geçtiğini fark ediyorsunuz. Yaşarken, zaman o kadar da akışkan olmayan koyu kıvamlı bir bebek maması gibi yapışıp kalıyor üstünüze.
Her şeyin bebek sevimliliğinde gittiği gün içindeki toplam yarım saat, onu ne çok sevdiğinizi, onun dünyanın en güzel bebeği olduğunu, oh iyi ki de doğurmuş olduğunuzu ve mis gibi koktuğunu düşünüyorsunuz.
Ama peşin peşin avcunuzun içine sayılan 23 1/2 saat eşinizi uykusuzluğun ağırlığıyla flulaşan bir görüntü halinde görebileceğiniz, kusmuk ve bozuk yoğurt aromalı kaka kokusunun atmosferinizin bir parçası haline geldiği, eşinizle bir daha eskisi gibi oturup muhabbet edemeyeceğinizi sandığınız, bebeğiniz ya sarılık olursa sizden alıp hastaneye verirlerse, sekiz saat fototerapi görürse "ben naparım?" diye ödünüzün patladığı histerik,şizofrenik ve paranoid bir ruh hali içinde, eve gelen gidenin "sütü mü yok acaba?", çocuk mu doymuyor ki?" gibi cümlelerinin sizi çok üzebileceği ve çocuğun nispeten düzene girmesi, sizin işi kotarmanızın bir level daha atlamak, dolayısıyla başarılı ya da başarısız olmakla bağdaştırıldığı günler birbirini kovalayacak.
Bu arada yığınla kitap okumuş olsanız da, "biz hazırız ve bu çocuğu istiyoruz" diyerek eşinizle voltran oluşturmuş olsanız da, çocuğunuz portakalda vitamin bile değilken eşinizin size hediye gelen patik ve çoraba kanıp çocuk yapmışsınız hissiyatı veren konuşmalarına ifrit olacaksınız. Kocanızın, erkekliğin aşağıya bakınca her şeyin güllük gülistanlık olduğunu zannetikleri yaylalarından, sizin ne nemrut bir kadın olduğunuzu ve şimdiye kadar her şeyin altından kalkan becerikli ve cengaver ruhunuzun fos çıktığını hissettiren gözlerle size baktığını fark edecek ve deliye döneceksiniz, yanında da kendisine dair bir kucak hayal kırıklığı hediyesi.
Ha, bu arada aşkınızı muhafaza edeceksiniz, aranızda bebekten başka konuşacak bir şey yokmuş gibi, "bebek emdi, bebek yaptı, bebek güldü" diyecek sonra uykusuzluğun emdiği enerjinizle diğer konuların konuşmaya değer olmadığına kanaat getirip "ben en iyisi uyuyayım şu uyurken" diyeceksiniz.
Eşinizi olayın ne kadar içine çekmeye çalışsanız da; üzgünüm o bir erkek ve kabul edin ki memeleri yok, en azından pek fazla verimli oldukları söylenemez. Dolayısıyla artık o dönemde yoga mı yaparsınız, tesbihe mi başlarsınız çekirdek mi çitlersiniz bilmem ama zavallı adamların ilk günlerde hiçbir şey yapamayacağını huşu içinde kabul ediniz. Tabi ki sadece sizin deva olabildiğiniz sorunlu anlardan bahsediyorum, yoksa bebeğin sessiz durduğu o nadir anlarda, kucakta tutma ve "oy babasının kuzusu" deme becerisine sahipler.
Bu arada gelen misafirlerden, akrabalardan, anneanne ve babaannelerden, dediğiniz her şeye sizden önce alınmaya hazır kişiler çıkacak. Kendi zamanlarıyla karşılaştıracaklar durumu, "aman biz de büyüttük ne var?" diyecekler, emzik, bakım, şefkat, kucağa alıştırma, sallama ve beslenme konularında size "tamam bildiğiniz gibi yapın, eninde sonunda şunu yapacaksınız boşuna direnmeyin, ne var yani altı üstü bir çocuk, bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, hah biz de kitapla büyüttük sizi" diyerek karşılaşılan zorlukları bir an önce çözmek adına, sizin tarzınıza çok da saygı duymadan bir şeyleri yapmaya, kotarmaya çalışacaklar. Tammamen iyi niyetle!! Dedikleri şekilde düşünmeseniz de susmak zorunda kalacaksınız, eşinizle papaz olacaksınız, ağlama krizleri ve soğuk savaşlar başlayacak. Çok eğlenceli değil mi?
Sizin onun annesi olduğunu ve en çok birbirinize ihtiyaç duyduğunuzu unutarak, kucakta tutmak, size vermemek isteyecekler,"biraz daha kalsın bende" diyecekler. Bu sözleri sizin bebeğinize daha doymadığınız ve henüz mola istemediğiniz o ilk günlerde söylemelerinin hata olduğunu bile bile, ya da unutmuş olarak sarf edecekler. İstediğiniz yardım çağrılarına hiç üşenmeden laf sokarak yanıt verecekler "N'oldu susturamadınız di mi?" gibi.
Şu mola meselesine gelince. Annelik, o ilk günlerinde bir hastalıktır. Bu insanın kontrol edebileceği bir şey değildir. Hem mola vermek ve eski günlerinize dönmek istersiniz, hem de çocuğunuz tamamen size yapışık olsun istersiniz. Bunun psikolojideki adı "doğum sonrası sendromu" mudur yoksa bu bir önceki aşama mıdır emin değilim; ama bir sendrom kıvamında olduğu kesin.
Evet, bebek karnınızın dışındadır artık; ama hala içinizde gibidir. Daha vücudunuz bile bebeğin içinizde olduğunu sanır da, karnınız şiştir. Eh, şu halde herkesin sizden yılların Doçent Doktor Anne Hanım'ı tavırları beklemesi biraz saçmadır aslında. Ama çoklu faktörlerin analizcisi bir kişi olarak, sizin "Eh onlar da haklı tabi sevecekler çocuğumu, mıncırıp, sulu sulu öpecekler ve yiyecek gibi koklayacaklar. Teyzesi, amcası, eniştemin çocuğu ve beşinci nesil kuzen olarak en doğal hakları bu." demenizi ister herkes. Eğlencenin dozu giderek artıyor kızlar!
Hamilelikte insanların göbeğinize fütürsuzca dokunmayı bir hak gibi görmelerinin devam filmi, emzirmenin ne kadar özel bir şey olduğunu unutmaları ile gösterime girecek. "Ayyyy ne tatlıığğğğ!" diyerek sizin ilk başlarda çok tuhaf ve rahatsız edici bulduğunuz memeyi bir silah gibi kınından çıkarma hareketi sırasında burnunuzun dibine girmeye çalışacaklar. "Kardeşim bi git, ben sana veririm çocuğu seversin, görmüyor musun emziriyoruz girmesene burnumun dibine!" diyemeyeceksiniz. Bu da sinir katsayınızı artıracak.
Bir kere dünyanın en hijyenik ortamından gelen, ve besini bile hijyenik olsun diye annesinin memesinde muhafaza edilen bir bebeğin öpülmesi çok bencilce, bu konuda sınır tanımayın, alınırlarsa alınsınlar, çocuğunuzun sağlığı söz konusu. Başka konularda incelikten kırılabilirsiniz, sizin seçiminiz; ama bu konuda ödün vermeyin.
Anne ve baba tarafının tavrı birbirinden biraz farklı olacak. Anne tarafı hem anneyi hem de çocuğu düşünecek, "ben bakayım da kızım biraz uyusun" diyecek, baba tarafı "bu bizim torunumuz, oğlumuzun çocuğu, soyumuzun devamı" diyecek. Bu da içbüdüsel bir şey. Tabi sözsel olarak ifade edilmiyor bu; ama hissiyat bu. Ben bir oğul anası olarak böyle derdim en mağara insanı ve tarih öncesi yanımla.
Çocuğunuzun kucağınızda susmadığı, ama biraz uzak olsa da sakinliğin kıyılarına yaklaştığınızı hissettiğiniz, hani "hah sakinleşiyor, başardım galiba" diyecek olduğunuz anlarda "hemen dur bir de ben alayım" diye hop kapıverecekler çocuğunuzu kucağınızdan. Şşşşt! Bir şey demeyeceksiniz. Bu tamamen size yardım etmek istemelerinden ve çocuğun daha fazla sıkıntı çekmek istememelerinden kaynaklanıyor. İyi bir şey yani. Ama tabi sizdeki psikoloji "aldılar çocuğumu, kopardılar benden, böhüğ" şeklinde olabilir.
Velhasıl kelam, insanın içindeki o hayvani duygulardan biri olan dürtülerimizin beynimizi lob lob yediği o ilk annelik günlerinde, bambaşka bir canavara dönüşeceksiniz. Kendinizi tanıyamayacaksınız,"ben napıyorum?" diyeceksiniz. Ya da başkalarını tanıyamayacak "bunlara ne oldu böyle?" diyeceksiniz. Hazır olun. Bunu dedim; ama sadece laf olsun diye çünkü asla hazır olmayacaksınız. Nihohahahahah! Çünkü herkes ilk defa o bebeğin annesi, babası, dedesi, anneannesi, babaannesi olacak. Herkes ne yaptığını bilmeyecek ve herkes bir anlamda "lohusa" olacak. Toplu lohusalık şenliklerinde bol bol lohusa şerbeti içip, dilinize en sağlamından bir kemik edinin ve toplumca yoksun olduğumuz şeyi yapın "empati kurun", yani karşı taraf olun.

Bir gün siz de, o kızdığınız insanların rollerini edineceksiniz, "ben yapmam, efendim!" dediğiniz şeyleri yaparken yakalayacaksınız kendinizi. Yıllar geçince unutacaksınız "o ilk günler ve o ilk heyecanda size ne yapılmıştı da mutlu olmuştunuz ne demişlerdi de kırılmıştınız?". Çünkü insanın harika bir güncelleme sistemi var twitter misali ve çok derin sondaj lazım ilkleri hatırlamak için.
O ilk günlerde Mevlana olun, Yunus olun, Dalai Lama olun ve lütfen mümkün olduğunca sakin olun. Konuşun ve anlatın. Ünlü düşünürlerin de dediği gibi "Hepsi geçecek"
Dip not: Benim ve çevremdeki hamilelerin deneyimlerinden derlenmiştir.
Memenize devamlı yapışık, hayatı pamuk ipliğiyle size bağlı, günde 15 kere filan altına yapan, daha tam olarak tanımadığınız, yaptığınız hiçbir şeye tepki vermiyormuş gibi gelen, uyku diye bir şey bırakmayan, bazen eski hayatınızı çok özlediğiniz anlardan bile suçluluk duyduğunuz, size en baba çaresizliği tattıracak, "e ama o da babası o da uykusuz kalsın o zaman" gibi bilgisizce ve zaman zaman öfke dolu cümleler sarf edeceğiniz, bir anda herkesin bir şeyi olan, ama en çok sizin olan, herkesten kıskandığınız nurtopu gibi bir bebeğiniz oldu, Allah bağışlasın.
Yamanla ilk 40 gün kabus gibiydi desem abartmış olmam. Şimdi üzerinden 14 ay geçmiş olduğu için dingin bir kafayla değerlendirebiliyorum o günleri. Ama sahiden ne kadar zorlanmış, ne kadar harap olmuşuz?

Emzirmek denen şey sonraları alışsanız da ilk başları tuhaf gelen, hatta kimi annelerin biraz rahatsız edici olarak tanımladığı bir durum. Emzirme yastıkları ve bir sürü değişik teknoloji olsa da, ciyak ciyak ağlayan bir bebekle gram organize olamadığınız, hep arkanızı toplayan ve kaprislerinizi çeken annenize rağmen gecenin bir yarısı o yastığı almadan bebeği kucakladığınız gibi memeye tutmak zorunda kalacağınız ya da emzirme koltuğu olarak satın aldığınızda, satıcının ergonomisini ortopedisini öve öve bitiremediği, yayıla yayıla emzireceğinizi hayal ettiğiniz o koltuğun aslında o kadar konforlu olmadığını fark edeceğiniz, işte çocuğun kafasının mobilyanın ahşabına değdiği ya da emzirirken uyuya kalmak suretiyle kolunuzun kayması ile bebeğin kucağınızda olması gerektiği şekilde duramadığı ve bazen yeter ki sussun diye yatağın içinde sekize katlanmış şekilde memeyi dayadığınız için ertesi sabah ağrılar içinde uyandığınızda "hah sırtım ayvayı yemiş" diyeceğiniz günler olacak. O kutlu günler çabuk geçiyor; ama geçtikten sonra çabuk geçtiğini fark ediyorsunuz. Yaşarken, zaman o kadar da akışkan olmayan koyu kıvamlı bir bebek maması gibi yapışıp kalıyor üstünüze.
Her şeyin bebek sevimliliğinde gittiği gün içindeki toplam yarım saat, onu ne çok sevdiğinizi, onun dünyanın en güzel bebeği olduğunu, oh iyi ki de doğurmuş olduğunuzu ve mis gibi koktuğunu düşünüyorsunuz.
Ama peşin peşin avcunuzun içine sayılan 23 1/2 saat eşinizi uykusuzluğun ağırlığıyla flulaşan bir görüntü halinde görebileceğiniz, kusmuk ve bozuk yoğurt aromalı kaka kokusunun atmosferinizin bir parçası haline geldiği, eşinizle bir daha eskisi gibi oturup muhabbet edemeyeceğinizi sandığınız, bebeğiniz ya sarılık olursa sizden alıp hastaneye verirlerse, sekiz saat fototerapi görürse "ben naparım?" diye ödünüzün patladığı histerik,şizofrenik ve paranoid bir ruh hali içinde, eve gelen gidenin "sütü mü yok acaba?", çocuk mu doymuyor ki?" gibi cümlelerinin sizi çok üzebileceği ve çocuğun nispeten düzene girmesi, sizin işi kotarmanızın bir level daha atlamak, dolayısıyla başarılı ya da başarısız olmakla bağdaştırıldığı günler birbirini kovalayacak.
Bu arada yığınla kitap okumuş olsanız da, "biz hazırız ve bu çocuğu istiyoruz" diyerek eşinizle voltran oluşturmuş olsanız da, çocuğunuz portakalda vitamin bile değilken eşinizin size hediye gelen patik ve çoraba kanıp çocuk yapmışsınız hissiyatı veren konuşmalarına ifrit olacaksınız. Kocanızın, erkekliğin aşağıya bakınca her şeyin güllük gülistanlık olduğunu zannetikleri yaylalarından, sizin ne nemrut bir kadın olduğunuzu ve şimdiye kadar her şeyin altından kalkan becerikli ve cengaver ruhunuzun fos çıktığını hissettiren gözlerle size baktığını fark edecek ve deliye döneceksiniz, yanında da kendisine dair bir kucak hayal kırıklığı hediyesi.
Ha, bu arada aşkınızı muhafaza edeceksiniz, aranızda bebekten başka konuşacak bir şey yokmuş gibi, "bebek emdi, bebek yaptı, bebek güldü" diyecek sonra uykusuzluğun emdiği enerjinizle diğer konuların konuşmaya değer olmadığına kanaat getirip "ben en iyisi uyuyayım şu uyurken" diyeceksiniz.
Eşinizi olayın ne kadar içine çekmeye çalışsanız da; üzgünüm o bir erkek ve kabul edin ki memeleri yok, en azından pek fazla verimli oldukları söylenemez. Dolayısıyla artık o dönemde yoga mı yaparsınız, tesbihe mi başlarsınız çekirdek mi çitlersiniz bilmem ama zavallı adamların ilk günlerde hiçbir şey yapamayacağını huşu içinde kabul ediniz. Tabi ki sadece sizin deva olabildiğiniz sorunlu anlardan bahsediyorum, yoksa bebeğin sessiz durduğu o nadir anlarda, kucakta tutma ve "oy babasının kuzusu" deme becerisine sahipler.
Bu arada gelen misafirlerden, akrabalardan, anneanne ve babaannelerden, dediğiniz her şeye sizden önce alınmaya hazır kişiler çıkacak. Kendi zamanlarıyla karşılaştıracaklar durumu, "aman biz de büyüttük ne var?" diyecekler, emzik, bakım, şefkat, kucağa alıştırma, sallama ve beslenme konularında size "tamam bildiğiniz gibi yapın, eninde sonunda şunu yapacaksınız boşuna direnmeyin, ne var yani altı üstü bir çocuk, bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, hah biz de kitapla büyüttük sizi" diyerek karşılaşılan zorlukları bir an önce çözmek adına, sizin tarzınıza çok da saygı duymadan bir şeyleri yapmaya, kotarmaya çalışacaklar. Tammamen iyi niyetle!! Dedikleri şekilde düşünmeseniz de susmak zorunda kalacaksınız, eşinizle papaz olacaksınız, ağlama krizleri ve soğuk savaşlar başlayacak. Çok eğlenceli değil mi?
Sizin onun annesi olduğunu ve en çok birbirinize ihtiyaç duyduğunuzu unutarak, kucakta tutmak, size vermemek isteyecekler,"biraz daha kalsın bende" diyecekler. Bu sözleri sizin bebeğinize daha doymadığınız ve henüz mola istemediğiniz o ilk günlerde söylemelerinin hata olduğunu bile bile, ya da unutmuş olarak sarf edecekler. İstediğiniz yardım çağrılarına hiç üşenmeden laf sokarak yanıt verecekler "N'oldu susturamadınız di mi?" gibi.
Şu mola meselesine gelince. Annelik, o ilk günlerinde bir hastalıktır. Bu insanın kontrol edebileceği bir şey değildir. Hem mola vermek ve eski günlerinize dönmek istersiniz, hem de çocuğunuz tamamen size yapışık olsun istersiniz. Bunun psikolojideki adı "doğum sonrası sendromu" mudur yoksa bu bir önceki aşama mıdır emin değilim; ama bir sendrom kıvamında olduğu kesin.
Evet, bebek karnınızın dışındadır artık; ama hala içinizde gibidir. Daha vücudunuz bile bebeğin içinizde olduğunu sanır da, karnınız şiştir. Eh, şu halde herkesin sizden yılların Doçent Doktor Anne Hanım'ı tavırları beklemesi biraz saçmadır aslında. Ama çoklu faktörlerin analizcisi bir kişi olarak, sizin "Eh onlar da haklı tabi sevecekler çocuğumu, mıncırıp, sulu sulu öpecekler ve yiyecek gibi koklayacaklar. Teyzesi, amcası, eniştemin çocuğu ve beşinci nesil kuzen olarak en doğal hakları bu." demenizi ister herkes. Eğlencenin dozu giderek artıyor kızlar!
Hamilelikte insanların göbeğinize fütürsuzca dokunmayı bir hak gibi görmelerinin devam filmi, emzirmenin ne kadar özel bir şey olduğunu unutmaları ile gösterime girecek. "Ayyyy ne tatlıığğğğ!" diyerek sizin ilk başlarda çok tuhaf ve rahatsız edici bulduğunuz memeyi bir silah gibi kınından çıkarma hareketi sırasında burnunuzun dibine girmeye çalışacaklar. "Kardeşim bi git, ben sana veririm çocuğu seversin, görmüyor musun emziriyoruz girmesene burnumun dibine!" diyemeyeceksiniz. Bu da sinir katsayınızı artıracak.
Bir kere dünyanın en hijyenik ortamından gelen, ve besini bile hijyenik olsun diye annesinin memesinde muhafaza edilen bir bebeğin öpülmesi çok bencilce, bu konuda sınır tanımayın, alınırlarsa alınsınlar, çocuğunuzun sağlığı söz konusu. Başka konularda incelikten kırılabilirsiniz, sizin seçiminiz; ama bu konuda ödün vermeyin.
Anne ve baba tarafının tavrı birbirinden biraz farklı olacak. Anne tarafı hem anneyi hem de çocuğu düşünecek, "ben bakayım da kızım biraz uyusun" diyecek, baba tarafı "bu bizim torunumuz, oğlumuzun çocuğu, soyumuzun devamı" diyecek. Bu da içbüdüsel bir şey. Tabi sözsel olarak ifade edilmiyor bu; ama hissiyat bu. Ben bir oğul anası olarak böyle derdim en mağara insanı ve tarih öncesi yanımla.
Çocuğunuzun kucağınızda susmadığı, ama biraz uzak olsa da sakinliğin kıyılarına yaklaştığınızı hissettiğiniz, hani "hah sakinleşiyor, başardım galiba" diyecek olduğunuz anlarda "hemen dur bir de ben alayım" diye hop kapıverecekler çocuğunuzu kucağınızdan. Şşşşt! Bir şey demeyeceksiniz. Bu tamamen size yardım etmek istemelerinden ve çocuğun daha fazla sıkıntı çekmek istememelerinden kaynaklanıyor. İyi bir şey yani. Ama tabi sizdeki psikoloji "aldılar çocuğumu, kopardılar benden, böhüğ" şeklinde olabilir.
Velhasıl kelam, insanın içindeki o hayvani duygulardan biri olan dürtülerimizin beynimizi lob lob yediği o ilk annelik günlerinde, bambaşka bir canavara dönüşeceksiniz. Kendinizi tanıyamayacaksınız,"ben napıyorum?" diyeceksiniz. Ya da başkalarını tanıyamayacak "bunlara ne oldu böyle?" diyeceksiniz. Hazır olun. Bunu dedim; ama sadece laf olsun diye çünkü asla hazır olmayacaksınız. Nihohahahahah! Çünkü herkes ilk defa o bebeğin annesi, babası, dedesi, anneannesi, babaannesi olacak. Herkes ne yaptığını bilmeyecek ve herkes bir anlamda "lohusa" olacak. Toplu lohusalık şenliklerinde bol bol lohusa şerbeti içip, dilinize en sağlamından bir kemik edinin ve toplumca yoksun olduğumuz şeyi yapın "empati kurun", yani karşı taraf olun.

Bir gün siz de, o kızdığınız insanların rollerini edineceksiniz, "ben yapmam, efendim!" dediğiniz şeyleri yaparken yakalayacaksınız kendinizi. Yıllar geçince unutacaksınız "o ilk günler ve o ilk heyecanda size ne yapılmıştı da mutlu olmuştunuz ne demişlerdi de kırılmıştınız?". Çünkü insanın harika bir güncelleme sistemi var twitter misali ve çok derin sondaj lazım ilkleri hatırlamak için.
O ilk günlerde Mevlana olun, Yunus olun, Dalai Lama olun ve lütfen mümkün olduğunca sakin olun. Konuşun ve anlatın. Ünlü düşünürlerin de dediği gibi "Hepsi geçecek"
Dip not: Benim ve çevremdeki hamilelerin deneyimlerinden derlenmiştir.
Etiketler:
anne olmak,
Babalık,
gereksiz bilgiler,
iletişim,
ilkler,
sabır sabır ya sabır,
ziyaretçiler
26 Ocak 2012 Perşembe
Telaşa mahal yok!
Çocuk terbiyesi, tuvalet eğitimi. Çok temel ve anne babaları tedirgin eden konular. 14 aylık annelik tecrübemle diyebilirim ki "telaşa mahal yok"
Öncelikle hemen Harvey Karp'ın "Mahallenin en mutlu bebeği" ve "Mahallenin en mutlu yumurcağı" kitaplarını ediniyoruz.
Biz şu an yumurcak aşamasındayız. Karp, gerçekten çok önemli şeyler hatırlatıyor bize:
1. Öncelikle bebeklerin mağara adamlarından hiçbir farkı yok ve bir sene hatta birkaç ay içinde insanlığın yüz binlerce yılda bulduğu ve kullanmaya başladığı yetiyi ve alet edevatı kullanmaya başlıyorlar.
2. Bebekler dilini bilmedikleri bir ülkede yaşıyorlar, çok klişe olacak ama ilk birkaç yıl "anlıyorum ama konuşamıyorum" düzeyinde kalıyorlar. Dolayısıyla 1 ila 2 yaş arası bir çocuğa sesiniz yükselterek kurduğunuz uzun cümleler kelimenin tam manasıyla işlemiyor. En fazla 2-3 kelimelik cümleler kuruyoruz.
3. En zorlayıcı kısımlardan biri de bu bence. Tekrar onların hayatında çok önemli. Defalarca sordukları şeyler onların kendilerini güvende ve tanıdıkları ortamda hissetmelerini sağlıyor. Mesela Yaman durmadan bize saatini gösteriyor ve bizim "evet o Yaman'ın saati" dememizi istiyor. Aynı örnek defalarca aynı çizgi filmi izlemek isteyen çocuklar için de verilebilir. Çocuk içinden "Ne olacağını biliyorum" diye düşünüyormuş. Geleceği görüyorum, olacakları biliyorum, her şey kontrol altında ve güvendeyim.
4. İletişimde fast-food kuralı dediği bir şey var Karp'ın. Önce çocuğun dediği şeyi tekrarla ve onu anladığını belli et. Fast food kuralı adını hamburgercilerdeki şu diyalogtan alıyor.
Müşteri: İki hamburger iki kola istiyorum
Garson: İki hamburger iki kola. Başka bir şey?
Siz de çocuğun derdini anladığınızı ona yansıtıyorsunuz. Bu noktada zavallı 1-4 yaş arası çocuk açısından baktığımızda o ciyak ciyak bağırırken sizin delirtici bir ses tonunda çocukla uzun cümleler kurarak konuşmanız çok sinir bozucu sahiden.
İşe yaradı mı? Kesinlikle! Yaman bezini takmamı istemiyordu. Dönmek istiyordu ama artık onu tutup sabitlemekte zorlandığımdan şöyle dedim: "Aşağı inmek istiyorsun. Aşağı. Aşağı. Aşağı. Oyun oyun oyun istiyorsun. Yaman oyun. Yaman oyun." Sonra durdu. Tam da kitapta dediği gibi "Bir şey mi dedin?" bakışıyla. "Bezi takalım oynayacağız. Yaman Anne Oyun. Yaman anne Oyun. Yaman anne oyun" dedim ve bekledi.
Mucize gibi.


http://vimeo.com/13553831
Öncelikle hemen Harvey Karp'ın "Mahallenin en mutlu bebeği" ve "Mahallenin en mutlu yumurcağı" kitaplarını ediniyoruz.
Biz şu an yumurcak aşamasındayız. Karp, gerçekten çok önemli şeyler hatırlatıyor bize:
1. Öncelikle bebeklerin mağara adamlarından hiçbir farkı yok ve bir sene hatta birkaç ay içinde insanlığın yüz binlerce yılda bulduğu ve kullanmaya başladığı yetiyi ve alet edevatı kullanmaya başlıyorlar.
2. Bebekler dilini bilmedikleri bir ülkede yaşıyorlar, çok klişe olacak ama ilk birkaç yıl "anlıyorum ama konuşamıyorum" düzeyinde kalıyorlar. Dolayısıyla 1 ila 2 yaş arası bir çocuğa sesiniz yükselterek kurduğunuz uzun cümleler kelimenin tam manasıyla işlemiyor. En fazla 2-3 kelimelik cümleler kuruyoruz.
3. En zorlayıcı kısımlardan biri de bu bence. Tekrar onların hayatında çok önemli. Defalarca sordukları şeyler onların kendilerini güvende ve tanıdıkları ortamda hissetmelerini sağlıyor. Mesela Yaman durmadan bize saatini gösteriyor ve bizim "evet o Yaman'ın saati" dememizi istiyor. Aynı örnek defalarca aynı çizgi filmi izlemek isteyen çocuklar için de verilebilir. Çocuk içinden "Ne olacağını biliyorum" diye düşünüyormuş. Geleceği görüyorum, olacakları biliyorum, her şey kontrol altında ve güvendeyim.
4. İletişimde fast-food kuralı dediği bir şey var Karp'ın. Önce çocuğun dediği şeyi tekrarla ve onu anladığını belli et. Fast food kuralı adını hamburgercilerdeki şu diyalogtan alıyor.
Müşteri: İki hamburger iki kola istiyorum
Garson: İki hamburger iki kola. Başka bir şey?
Siz de çocuğun derdini anladığınızı ona yansıtıyorsunuz. Bu noktada zavallı 1-4 yaş arası çocuk açısından baktığımızda o ciyak ciyak bağırırken sizin delirtici bir ses tonunda çocukla uzun cümleler kurarak konuşmanız çok sinir bozucu sahiden.
İşe yaradı mı? Kesinlikle! Yaman bezini takmamı istemiyordu. Dönmek istiyordu ama artık onu tutup sabitlemekte zorlandığımdan şöyle dedim: "Aşağı inmek istiyorsun. Aşağı. Aşağı. Aşağı. Oyun oyun oyun istiyorsun. Yaman oyun. Yaman oyun." Sonra durdu. Tam da kitapta dediği gibi "Bir şey mi dedin?" bakışıyla. "Bezi takalım oynayacağız. Yaman Anne Oyun. Yaman anne Oyun. Yaman anne oyun" dedim ve bekledi.
Mucize gibi.


http://vimeo.com/13553831
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


