21 Ocak 2013 Pazartesi

Evet - Hayır - Hayır - Evet



Bu da nesi? Tanıştırayım 2 yaş krizi. 2 yaş krizini biz şöyle gördük: Yaman dünyanın genel anlamda nasıl döndüğünü, insanlar arası ilişkileri anladı, peki yapmazsam n'olur diyerek deney yapıyor.


Birkaç örnek vereyim.


Yaman onu yeme!
Yersem nolur?

Yaman buraya gel, gitme!
Gidersem nolur?

Yaman elleme!
Ama ellemek istiyorum.

Yaman çabuk odanı topla!
Canım istemiyor.

Yaman çabuk odanı topla!
Ama sen topla!

Yaman bence kendi başına yapabilirsin.
Ama yapamam anne.

Biz n'aptık?

Yaman sakın o yumurtayı yeme.
(3 saniyelik noluyo size, aklınızı mı kaçırdınız bakışı ve sessizlik)
Yaman sana yeme diyorum bak!
(Surata yavaş yavaş yayılan bir gülümseme)
Yiyceööeeeem! (diyerek ağıza tıkma)

Karabiberliği eline alır.

Ben bunu elliycem.

Tamam, elle de ağzın yansın madem.
(Ağlamaya başlar) Yanmasın öööeeeee

Ben eve gitmiycem
Tamam gitme
(Arkamızı dönüp yürürüz)
Hayır gitmeyiiiin!

Ha, yukarıdaki hikaye çok mu eğlenceli geldi? Daha eğlencelisi var. 2 yaş bünyesine yayılan genel huysuzluk durumu gece uykusunu da etkileyebiliyor.

Gece saat 3. Sessizlikte bir ses.
"Ben sütlaç istiyorum, istiyorum istiyorum "
Gidip çocuğu kontrol edersiniz. Uyku halinde göbeğini yukarı kaldıra indire inatlaşma hareketi yapan minik Yaman uykusunda bizimle kavga etmektedir. Muhtemelen önlük takmak istemiyor ya da sıcak olan sütlacın soğumasını beklemek istemiyor.
Bir süre sonra teskin etmeye çalışırken rüyadan uyanır etrafına bakar ve:
"Anne ben sütlaç istiyorum, benim karnım çok acıktı"
Mutfağa gideriz. Ertesi gün işe gitmek için 6'da kalkmak gerekmektedir ve uyumak için sadece 2 saat 50 dakika daha vardır.
"Sütlaç yok anneciğim, ekmek peynir yer misin?"
"Yerim"
Üstüne su ister. Siz suyu bardağa doldururken:
"Su içmek çok faydalıdır, ben su içmeyi çok severim."
İçtikten sonra:
"Oh çok güzelmiş"
"Haydi bakalım şimdi uyuyalım." dersini ama o kadar konuşan çocuğun uykusu açılmıştır.
"Ama ben uyumak istemiyorum, haydi oyun oynayalım."
O esnada beyinde:
"Zın zın zın" diye bir ses duymaya başlarsınız, buna da literatürde "krizin krizi" ya da "sendromun sendromu" denir .
Bu dönemde kullanacağınız cümle ve ünlemler:
Allahım sabrımı mı sınıyorsun?
Allahım bana sabır ver!
Allahım suçum neydi?
Öfffffffffffffffffff!
Yeter!
Aaaaaaa ama!
Tamam tamam, yürü yürü yürü çabuk yatağa!

Bunun dışında terrible two yazarsanız İngilizce 2 yaş sendromu yazarsanız Türkçe bir sürü kaynağa ulaşıp bunun evrensel bir davranış olduğunu görüp bu yaşa lanet okuyabilir ya da içinizi bir nebze olsun rahatlatabilirsiniz.

20 Ocak 2013 Pazar

Baba bana tabanca yap, dışın dışın!

Nereden öğrendi bu cümleyi acaba? Haberlerde bile bağırtılı çığırtılı şeylerden uzak tutmaya çalıştığım çocuğum, kavga sahnelerinin sesini duyunca koşa koşa salona gelip "Noluyo? Noluyo?" diyen ya da öfkeli yüzlerin olduğu anlarda dona kalma ve dikkat kesilme işini aynı anda yaparak etrafına bakan oğlum, bunu nereden öğrendi?

Tabanca lafını kullanmamak için ona su tabancası bile almadım. Haberlerdeki kaza, cinayet, şiddet haberlerini izletmedim. Önünden geçerken bile görmesin diye kanalı değiştirdim. 

Oğlu silahla oynamazsa, kavgacı olmazsa gay olacağını düşünenler bile var. At, avrat, silah modelini 3 yaşındaki çocuğa, durun yahu 3'ü çok söyledim, 1 yaşındaki çocuğa tabanca hediye ederek uygulamaya çalışan bir zihniyet. Büyüklerde olan şeyleri çocuklarda görme fantezisinin son noktasıdır herhalde bu. Bakalım onda nasıl duracak? Bakalım nasıl tepki verecek şeklindeki küçük bir beynin saçma sapan deneyinden başka bir şey değil bu. 



Gerçi konuyla ilgili birkaç makale okursanız sadece tabancayı suçlamanın çok dar bir bakış açısı yahut körlüğün göstergesi olduğunu görürsünüz. Çocuk oyalansın diye başına oturttuğumuz televizyonun, çizgi film ya da bilgisayar oyunu kategorisindeki her şeyin masum olduğunu düşünen düz anne babalar olmamızın özetle "aman oyalansın, sesi çıkmasın, bana bulaşmasın da ne olursa olsun" diye düşündüğümüz için çocuklarımıza onlara öğretmek istemediğimiz şeyler sinsice zerk ediliyor.

Erkekliğin tabancanın sapıyla ya da yapılan kavgalarda elde edilen skorlarla bir tutulması, bizi bu sonuca götürüyor. 

Oğul anaları patada kütede davranışları olan maço ve kaba saba bir erkek neslinin yetiştiricileri olmak istemiyorsanız, rica ediyorum Oğlunuzla Konuşmalar kitabını alın okuyun, okutun ve erkek çocuklarının ne kadar yalnız, duygusuz ve çaresiz bırakıldığını gözlerinizle görün. 

Bunun dışında Maltepe Üniversitesi'nin Oyuncak Silaha Karşı Hareket Projesi'ni takip etme ve bu tür projeleri desteklememizin  anne olmanın bize yüklediği toplumsal bir görev olduğunu düşünüyorum. 



Kökler ve Kanatlar

Hep çocuk kalacağını sandığım oğlumu bir gün Kahve Dünyası'nın çocuk oyun salonuna götürdüm. İçeride canhıraş bir kalabalık, çocuklar hıncahınç oyun oynuyorlar. Yaşça büyük çocukların Yaman'a göre biraz aşince oynadıkları oyunlara katılmaya çalışmamasına sevindim doğrusu.

İlk önce bir süre elindeki arabayla kenarda sakin sakin oynadı. Sonra kalabalığa ve koşturmacaya baktı. Bir an onun minik adımlarına göre dev odanın ücra bir köşesindeki rengarenk legoları gördü. Ayağa kalktı. Ne yapacağını anladım. Kalabalığa girmesinden, bir çocuğun ona çarpmasından, yere düşüp canını acıtmasından, ağlamasından çekindim. Ama tuttum kendimi sesimi çıkarmadım. Kararına saygı gösterdim. Bana sırtını dönüp uzaklaşmaya başladığında izlemekten başka bir şey yapıp onu bu sosyal ortamda ana kuzusu pozisyonuna düşürüp imajının üzerinde koca bir çizik yaratmayı göze alamazdım.

Emin adımlarla kah kendisine doğru sallanan bir balondan kılıcın darbesine karşı güzel başını kahramanca eğerek kah bir oyuncağın üzerinden çevik bir şekilde atlayarak geçmesini, küçük boyundan dolayı diğerlerinin kendisini görmediğinin bilincinde, aralarından usulca geçerek köşeye kadar büyük bir azimle ulaştı hedefine. Eğildi, kocaman bir kule halinde yerde duran legoları kucakladı. "Allahım! bitmeyecek o yol." diye düşündüm içimden.

Geriye döndü bana baktı. "Hedefe kilitlenildi" düğmesi yanar gibi oldu zırhının üzerindeki. Yok canım olur mu öyle şey? Gözlerimi açıp kapattım hala oyun salonundayız. Çocuklar şimdi daha da kudurmuşlardı, azgınca bağırıyorlar, ağızlarından köpüklü tükürükler saçarak bir o yana bir bu yana koşturuyorlardı. Cuuviink diye gerçeğe döndü görüntü. Ortalıkta tepişen çocuklardı bunlar sadece, Kendine gel Hatice! Oğluşum kıvırcık saçlarının lülelerini titrete titrete ilerledi. Sığınağa, yani oturduğumuz koltuğa bir iki adım kala, dev gibi ayakları olan beş yaşındaki bir çocuk oğlumu ezmeye çalışmadı, sadece çarptı ona. Korkunç bir gürültü değil küüt diye bir ses duyuldu. Kalkacak oldum. Baktım ki ağlamıyor. Ya sabır dedim oturdum tekrar. Doğruldu, hemen kucakladı legolarını, 25.5 numara, üzerinde dinozor deseni olan minik ev ayakkabılarıyla çabuk adımlar attı. Yanıma geldi, yüzüme baktı. Her şeyi göze alıp getirmişti oyuncağı. "Aferin Yaman" dedim. Legolarla oyuna dalmıştı bile.

O an anladım ki, o arkasını bana dönüp hedefine kilitlendiğinde durup saygı göstermek zorundayım. "Düşme" demek işe yaramayacak. Hatalar yapacak; ama kendini kurtaracak bir yol bulacak, bulmak zorunda.

Köşeye kadar gidip geldiği gibi kalabalıklar içine salıvereceğim günler olacak onu. Kucağımdan, güvenli odasından, yumuşacık yorganlarının arasından, kaskatı buz gibi ama macera dolu bir hayatın kollarına teslim etmek zorundayım onu.

Daha yeni okudum bir yerlerde. Çocuklarımıza vereceğimiz iki şey vardır. Biri kökler, diğeri kanatlar.