28 Ocak 2011 Cuma

40 mevlütü


 Oğlum, herhalde az buçuk öğrendin artık seninle ilgili her şeyde sınırlarımızı zorladığımızı. Ben ki tülle, kurdeleyle işi olmayan bir insandım... Ya da dur şöyle anlatayım.

Babaannen 40 mevlüdü yapmak istediğini söyledi. Tamam dedim, zaten sen söz konusu olunca her türlü seremoniye varım. İşte dualar edilecek, ikramlar yapılacak gibi yüzeysel bir öngörüm vardı mevlütle ilgili olarak. Sonra tabi ki her zamanki gibi son gün insanlar ne yapmış bir bakayım şu 40 mevlütünde diye internete girdim. Bir de ne göreyim, kurdeleler, süsler, tüller ve ince bir organizasyon. Tabi ki hemen bayıldım gördüğüm her şeye ve kesinlikle yapmak lazım dediğim şeyleri planladım.






Mevlüt günü gittik babaannene hep birlikte. Önce güzel bir kahvaltı yaptık. Kahvaltının ardından ben hemen balonlarla perdeleri ve kapıyı süsleme işine koyuldum.Sosis balonlardan kurdele yapabilmek gibi bir özelliğim oldu. Anneannene de bardakları ve tepsiyi süsleme görevi düştü ve gömdük onu kurdelelerin içine. Deden getir götür ve eksikleri satın alma işlerine baktı. Baban her ne kadar itiraz edip mızmızlansa da konu sen olunca daha fazla direnemedi ve ikramların üzerine batırılacak kürdanlar için hazırladığım yazıları bastırmak üzere internet kafeye gitti. Babaannen de mutfak ve ikram organizasyonuyla ilgilendi atom karınca gibi koşuşturdu etrafta.


Anneannen "Nurşen Hanım, şerbetler ben şunu deyince gelecek, pilavları önden verelim de herkes bir karnını doyursun önce, sonra da ikramları veririz" şeklindeki mevlüt programını tebliğ etti.



Misafirler 12'de gelmeye başladılar hatta biz daha giyinmemiştik nasılsa daha gelmezler diye :) 31 kişi geldi. Babaannenin gün arkadaşları, babanın çocukluğunu bilen insanlar geldi. Şimdi seni görmek, onlara mürüvvet görmek gibi geldi, ilaç gibi geldi. Mevlüdü anneannen okudu.

Önce yoğurt eşliğinde tavuk pilav dağıtıldı. Erhan Amcan ve Baban direkt daldılar tavuğa. Sonuçta mevlüt, tavuklu pilav adlı yemeğin dini adıdır öyle değil mi? Bir de seni maymuna çevirdi Erhan Amcan. Sen uyurken türlü çeşit şekiller vermiş sana, fotoğraflarını çekmiş :)





Elif Teyzenler o gün doktor kontrolüne gelmişlerdi İzmir'e bebeklerini görmeye ama fotoğraf makinesini unuttuklarını söyleyince bana, ben haklı olarak (!) köpürdüm tabi ve Manisa'ya dönüp makineyi aldılar. Daha doğrusu almışlar, gelince söylediler bana.





Kendisi de elinde fotoğraf makinesiyle İran'daki yabancı gazeteciler gibi gözlem yaptı devamlı felfecir gözlerle.





















Ayşegül Teyzen öncelikle mutfakta neleri yiyeceğinin tespitini yaptı, sonra da serviste bana yardım etti. Kendisi mevlüt konusunda biraz cahil kalmış oğlum. Herkesin kıbleye dönüp dua ettiği bir yerde kıbleyi bulamayan misafirlerin tam ortasında elinde şerbet tepsisiyle kalakaldı, ne yana döneceğini de bilemedi herkes farklı yöne döndüğü için. Çok komik idi.



Ayşegül Teyzen ve Elif Teyzen ilk kez karşılaştılar ve kombine şaşırma nidaları attılar, benim gibi birinin bardaklara ve tepsilere kurdele bağlaması, kanepe süsü yapması ve evi süslemesi ile ilgili olarak. Elif Teyzen bir yaşına daha girdi, Ayşegül Teyzen zaten dut yemiş bülbüle döndü. Bence iyi bir ikili oldular.

Neyse efendim mevlüt başladı ben bir içeri bir mutfağa koşuşturup durdum. Sonra haber verdim Elif Teyzenlere giydirdiler gömleğini ve ponturunu. O papyon anneannenin eseri. Herkes bayıldı sana oğlum, çok yakışıklı buldular seni. Maşallahlar, tu tular havada uçuştu.


Mevlütün sonlarına doğru Özden Teyzen ve annesi Süeda Teyze geldi. Özden Teyzen 6 aylık hamileydi o sırada. Onun bebeğinin mevlütüne de birlikte gideriz artık. Lise sıralarından bugüne, birbirimize bakıp durduk. Ben onun karnına baktım, o benim kucağımdaki sana.  Büyüdük de çocuk büyütecek yaşa geldik diye geçti içimden. Eminim o da öyle düşünmüştür kendi kendine.
















Selen Teyzen, Zafer Amcan ve anneleri Güzide Teyzeler geldi. Selen Teyzen yedi bitirdi seni, öpmelere doyamadı. Zafer Amcan biraz korkarak da olsa aldı seni kucağına. Hatta neredeyse zorla kucağına verdim seni desem yeridir.

 Misafirlerimiz memnun ayrıldılar. Bir sürü hediyen oldu. Oturma odası torbalarla doldu taştı. Herkes gittikten sonra tek tek açıp baktık hediyelerine. Sanırım 3 yaşına kadar sana kıyafet almamız gerekmeyecek :)

 


Her şey yolunda gitti, bir tek ben ayağım kayıp düşünce kafamı kırma tehlikesi geçirdim. Nazardır dediler. Elif Teyzen kafamdaki şişliğe şöyle bir baktı, annemlerin meraklı ve endişeli bakışlarına "Amaaan onun kafası sağlamdır, bir şey olmaz ona" diye cevap verdi.

Elif Teyzen de elime düşecek canım benim, bir gün o da 40 mevlütü yapacak. Ve ben o zaman beklediğim pusudan kötü kahkahalar atarak ona yaklaşacağım!


24 Ocak 2011 Pazartesi

Baban ve sen

Baban senin geleceğini öğrenince çok sevinmişti, gözleri dolmuştu, anlatmıştım bunu zaten.
Bir çocuğun olacağını öğrenmek tabi ki çok heyecan verici bir şey ama dünyaya yeni bir insanın gelmesi herkesi heyecanlandırıyor zaten; konu komşuyu, eşi dostu...


Seni beklerken, markette gördüğümüz bebeklere bakıp, sokaktaki çocukları sevip, bebek reyonundaki eşyaları sevip, hayalimizde sana giydirdik o giysileri hep. Güzeldi, çok heyecan vericiydi, ağız çizgilerimiz hep yukarıya dönüktü.


Ama sen geldiğinde... Nasıl anlatmalı bunu bilmem ki? Üçüncü gözün açılması, beşinci elementin bulunması, 32. gün, 25. saat  gibi bir şeydi :)

Kabul ediyorum anlatamadım, ama bunu anlatamıyor olmak güzel zaten. (Biliyor musun ben de hala babanı neden çok sevdiğimi anlatamıyorum ;)

Oğlum, sen babanın hayalleri değilsin, olmadığı şeyleri olmanı istemiyor senden, yapamadıklarının acısını senden çıkartacak değil. O yüzden rahat ol, biz seni çok seveceğiz sen ne yaşamayı seçersen seç (Bazı şeyler hariç :)

Babanda gördüklerimi şöyle sıralayabilirim:
Sana bakmayı çok seviyor. Gülünce sen o havalara uçuyor. Herkes seni ona benzetiyor ya, nasıl da koltukları kabarıyor o zaman. Hani sen çok güzelsin ya, pardon, güzel demeyecektik sana, çok yakışıklısın ya, kendisine ait bir parça olman sevindiriyor onu, gururlandırıyor.

Urla'daki evimize giderken (artık orada oturmayacağız galiba, ondan böyle yazıyorum) bazen deniz kenarındaki insanlara bakardı, özellikle baba oğul görürse, "Ben de oğlumla böyle balık tutacağım" derdi ya da "yaz olsa da artık oğlumla bir yüzsek" .

Baban sende bir şeyleri oldurmayı değil de, seninle birlikte olmayı seviyor oğlum. Onu baba yaptığın gün mezun olduğu günden, ilk aşık olduğu ve son aşık olduğu günlerden, üniversiteyi kazandığı, ilk kez işe girdiği günden, o ana kadarki en mutlu çocukluk anısından, uzun ayrılıklardan sonraki kavuşmalarından çok çok daha üstün. Bu anlardaki tüm mutluluk duygularını toplasak, sen bunları havada karada geçersin, sana o kadarını söyleyeyim.


Çok ilginç deneyimlerimiz oldu babanın babalık sevgisiyle ilgili olarak. Mesela geçen gün Sabiha Paktuna Keskin diye bir çocuk nöroloğu çıkmış televizyona, "Annelik oksitosin hormonundan dolayı içgüdüsel bir şeydir; ama babalık köpeğini sevmek, arabanı sevmek gibi öğrenilen bir şeydir" demiş. Ki baban hem köpeğini hem de arabaları çok sever. Resmen kızmış kadına, sen içeride uyuyordun. Bir baktım gelmiş senin yanına "Oğlum ben seni çok seviyorum" diye saçlarını okşuyor :) Küstü gitti koskoca nöroloğa.

Babalık, öğrenilen bir şeyse de baban çok iyi öğrendi oğlum, yaladı yuttu tüm kitabı.

Senden önce biz hep kendimize alırdık bir şeyler, baban da laf aramızda çok süslüdür. Benden geri kalmaz hani bir şeyler satın almada. Artık hep istikamet çocuk reyonu hayatımızda! Dünyanın en eğlenceli reyonudur o! Gram acımazsın harcadığın paraya. Daha paketini açmadan kıyafetin, o plastik etiketleri sökmeden yakasından sen on kere giymiş olurdun o kıyafeti, koşar oynar eskitirdin zihnimizde. Biz daha torbasındaki o gısgıcır ama aynı zamanda çoktan eskittiğimiz ponturlarını, badilerini, ayakkabılarını mutlu mutlu taşıdık evimize.

Baban var ya oğlum, o uykusuna çok düşkün baban, geceleri seni pışpışlamaktan yorgun düştü hep. Hatta aklıma gelmişken anlatayım. Bir gece emziriyordum seni yine yatağın içinde. Baban da yanımda uyuyor. Sen öteki memeye geçerken beklemeye dayanamadığından bastın çığlığı. Baban hemen sıçrayarak uyandı, o kadar otomatiğe bağlamış ki artık, dokunduğu ilk şeyi, yani beni pışpışlayıverdi.  Pışşş pışşş.. :) Sonra kaldırdı kafasını bana baktı sersem sersem. "Napıyorsun sen?" dedim. Pek iyi bir açıklama yapamadan uyuyakaldı.

Baban dün İstanbul'a gitti. Yeni bir işe girdi, biz sonra gideceğiz yanına. Aklı hep burada. 3G iyi ki çıkmış, uyanışını, uyuyuşunu, cırlamanı görebiliyor. Hatta daha bir günlük ayrılığın ardından, sen yine 5. viteste ağlarken aradı, gece saat 12. Bizim 12-3 nöbetimiz yeni başlamıştı daha. "Yatsana" dedim "yarın erken kalkacaksın" "Sessizlikten uyuyamadım" dedi. "Özledin mi Yaman'ı?" dedim. "Evet, o halini bile özledim" dedi. Senin o halini özlemek pek iddialı bir söylem olsa da, evet çok özlemiş, mesajı aldım ben.


Sana bakıp bakıp "Allahım ne kadar güzel yaratmışsın oğlumuzu" diyen ve sağlıklı, senin gibi cin bakışlı ve oyunbaz bir oğlu olduğu için şükreden bir adam senin baban.

Ve tabi ki tüm babalar gibi oğlu için en iyisini isteyen.