anne olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2012 Salı

Çocuğum konuşsun!

Çocuğun mümkün olduğunca erken konuşması ne işe yarar? Bir kere içindekileri içinde tutmak zorunda kalmayacağı için huzurlu olur sonra sizin "bu mu? yoksa bu mu? haaa buuuu!" diye en az sekiz tahminden sonra istediği şeyi anlamanızı beklemek zorunda kalmaz. Düşünsenize siz bile bu dünyanın yabancısı olmadığınız halde içinizde bir iki derdi biriktirseniz hemen " bir kaşık passiflora içeyim de kendime geleyim" derken; dünyaya henüz inmiş bebeğiniz ayağının tozuyla bir sürü şeye maruz kalıp bir de derdini anlatamazsa ne çilekeş bir minik insana dönüşür?

Özellikle söylüyorum beklenti içinde olmamak lazım çocuklarımız canı istedikleri zaman ve gerçekten hazır olduklarında yani onlara göre zamanı geldiğinde bir şeyleri yapabilecekler. Biz en fazla yardımcı olabiliriz onlara, tökezlediklerinde ya da yanlış yaptıklarında ellerinden tutup "olur öyle" demekle yükümlü kişileriz sadece. Yani onlara henüz olağan olmayan dünyanın herkes için ilk başta öyle olduğunu ama sonra herkesin "olayı anladığını" anlatmak görevimiz.

Bir kere hiçbir çocuk diğerine benzemez, gelişimi de benzemez. Yani karşılaştırma yapmak "abav filancanın çocuğu dahiymiş" demek çocuğunuza haksızlık etmek olur ve kesinlikle çocuklar bunu hissederler. Kitap en iyi arkadaştır bir aile için. Sahiden bir şeyler yapmanın sevinci oluyor ben Yaman'la kitap okurken. Babasıyla, anneannesiyle ve çevresindeki herkesle kitap okumak çok hoşuna gidiyor onun. Hem de benim gibi çocuğu biraz fazla (aralıksız yarım saatten fazla) çizgi film izleyince vicdan azabına bağlayan bir anne için gerçekten en çok zevk aldığım şey oğlumla kitap okumak. O bir şeyle röğrendikçe beynindeki nöronlar aksonlar sinapslar coştukça benim de coşasım geliyor. 0-3 yaş diye bas bas bağıran uzmanları çok seviyorum. 0-3 en güzel yaş aralığı. Çocuğunuz "bu ne?" deyince "holley beee! merak etti!" diye havalara sıçrayıp topuklarınızı birbirinize vurduğunuz bir dönem!

Kesinlikle çocuktur anlamaz demeden konuşun konuşun! Etrafınzda gördüklerinizi, gazetedki resimleri, parmaklarınızdaki çizgileri her şeyi her şeyi... Siz de ne cümleler kurabileceğinize şaşıracaksınız, içinizde bir Gülten Dayıoğlu bir Enid Blyton yeşeriverecek. Ve zaten ne yazsanız size hayran bir çift böcük göz var size bakan, tazı gibi dikilmiş iki ısırılası kulak.

12 Haziran'da başlamışım bu yazıya, yaklaşık iki ay önce yani birkaç da örnek eklemişim o zaman için. Hani amaaan çocuğa u öğretilmez,anlamaz o söyleyemez o diyenler için örnek olsun. Yemeği mama uykuyu nennen diye bilmesine gerek yok ben de yaşayarak öğrendim bunu.

"Bu sözcükler Yaman'ın odasındaki halıdan öğrendikleri: Pasifik Okyanusu, Atlantik Okyanusu, Hint Okyanusu, İglo, Eskimo, Piramit.

Bunlar da aldığımız "Keşfedin, Büyük Makineler" serisinden öğrendikleri: Döner Kepçe Tamburu, Delgi makinesi, çalı budama makinesi, kök sebze hasat makinesi, damalamassitemiyle ilaç püskürtm earacı, paletli düz kepçe vs. Bir şantiyeye stabaşı olacak kadar bilgisi var artık :)

Anneannesi Yaman'a masal anlatırken masal bitti diyormuş.. Bitti kelimesini masalın bitmesiyle bağdaştırmış olacak ki, ben "evet annecim o kadaaaar "dedim. Yaman da: "O kadar. Bitti. Masal bitti." dedi. Bu tür geçmişe dönük anıları, sözcükleri hatırlaması pek güzel pek eğlenceli, nasıl da hoşuma gidiyor.

8 Nisan 2012 Pazar

Çocuğumla öğrendiklerim Vol 1#




  




 

Ben bir sürü şey öğrendim Yaman sayesinde. Sabır, uykusuzluğa karşı direnç, uykusuzluk, açlık ve bacağınıza yapışıp anneeeğğğğğ diye ağlayarak tuvalete bile gitmenize izin vermeyen bi çocuğa rağmen dişlerinizi sıkıp mantıklı düşünebilme yeteneği. 
Bir de her şey farklı olsun güzel olsun isteği gelişiyor insanın içinde. Buna en abuk subuk ayrıntılar da dahil, giyimi, kuşamı, eğitimi, vesairesi de...
Doğumda kapımıza asılacak süs güzel olsun, benim olsun. diş buğdayındaki kurabiyeleri ben de yaparım!, çocuğum için süper kitaplar alırım bununla da kalmam, okurum da okurum. 
Aynı anda Yaman'ı terbiye edebilen bir aslan terbiyecisi olabilir ve onun kafasını vurabileceği köşeleri, parmağını sokacağı prizleri görebilir, bunları ekarte edip aynı anda eşimle muhabbet edebilir, anneme komutlar yağdırabilir, Yamanın saçların karıştırıp onu oyalayacak bir hikaye anlatırken ağzına kahvaltısını sokuşturabilirim. 
CV dediğin böyle olur. 


  

11 Şubat 2012 Cumartesi

EL GÖZ KOORDİNASYONU VE ÜBERMENSCH ÇOCUK YETİŞTİRİCİLİĞİ

Henüz bilgisayarın icat edilmediği çocuklukları olan bizlerin oyuncakları gazoz kapakları, makaralar, evdeki çerçöp, toplar, sopalar, tüftüfler iken ne kadar güzeldi değil mi dünya? Ne Toys’r’us vardı, ne Toyzz shop, ne Fisher Price, ne Playskool.. Legolar vardı, yapbozlar, arabalar ve bebekler bir de…
    
Sahiden ne güzel günlerdi... Çocuklar o zamanlar hayal güçleri olan, daha doğrusu hayal gücü olmazsa çocukluğu pek de eğlenceli geçmeyecek olan ekonomik aile bireyleriydi.

Okula muz götürmenin “Olmaz kızım, herkes muz alamaz. Çok ayıp. Evde ye, okula elma götür” diyerek engellendiği mülayim, makul, masum zamanlar…

Şimdi her çocuğun yukarıdaki markalardan en az birinden oyuncakları var. Oyuncakların etiketlerine, kullanılan plastiğin kalitesine bakıyoruz, oyuncakların üzerinde “all new material” ve “CE” ibarelerini, arıyoruz ve en önemlisi “faydalı bir oyuncak olmalı” diyoruz. Yani sadece bir top almak çocuğuna… “Peh,  çok banal doğrusu!” Top dediğin zıplayan bir yuvarlak.. Oyuncak dediğin ise bir gıdım IQ bir tutam da EQ eklemeli çocuğa, yoksa ne anladım ben o oyuncaktan?

Çocuklarımız en az iki iş lebtobunun, bir de masaüstü ev bilgisayarının, bir tane de bilmem kaç GB’lik harici belleğin olduğu evlere doğuyorlar. Bilgisayar kendi başına yeterince çıta yükselten bir nesne çocuklar için. Kapalı hali bile çocukların suratında “Bu ne be? Ne acayip bir şey! Gidip açayım, kurcalayayım hereley höberey!” diye delirmelerine yol açarken, açık haliyle de ışıl ışıl renklerin dönüp durduğu, içinden bir şeylerin akıp geçtiği bu acayip kutuyu görünce topa pek yüz vermiyorlar tabi.

Bizim için top “oy dizimde zıplatayım, vay havaya atıp tutayım, aman da güzel topum” diye bağra basılan baş tacı edilen yüzyılın icadıydı. Bakkallarda filelerin içinde her biri patlatılmak üzere güzel güzel bekleyen kırmızı toplar! Yakantoplar, istoplar…
 
Cezmi Ersöz’lüğü bırakıp devam ediyorum.

Evet, artık çocuklarımıza oyuncaklar alma zamanı geldi. Bugünlerde bir şeyleri tutup evirip çevirebiliyorsa, müjdemi isterim: üst üste yığdığınız "aman şunu da oynasın zekası gelişsin, bundan geri kalmasın" diyerek sepetlerinize doldurduğumuz yığınla renkli kutu evinize teşrif etmek üzere!

Biz artık çocuklarımıza bizim çocukluğumuzda bize “oynayalım” diye verilen çerçöpü veremiyoruz, zira adam bilgisayar LCD televizyon görmüş bir kişi, her şey ışıklı, düğmeli, çiçiuv, bip, zip diye sesler çıkarıp duruyor. E biz napıyoruz? Çocuk dördüncü aya girdi! “Hanım koş, oyuncakçıya gidelim, her türlü uyarana maruz bırakalım çocuğu, erkenden kafayı yesin!" Yani her şeyi hemen bitirsin, büyüsün, öğrensin, kurtulalım. Çocuğa en vermememiz gereken şeyi vermeye çalışıyoruz: her şeyimizi. 

Biz Yaman’a çok fazla oyuncak alamadık. Hatta anneliğimin ilk cahil günlerinde çok üzüldüm ben bu duruma, "Neden çocuğuma şu renkli, janjanlı ve bin bir türlü faydası olan oyuncaklardan almadık ki?" diye. N'olacak şimdi çocuğumuza? Övünmek gibi olmasın, genetik faktörler tamam da (öhöm!), çevresel faktörün dozunu iyi ayarlayamadık diye dövünedurdum ister istemez.

Oyuncak şirketleri de işte tam bu noktada devreye giriyor. Parlak renkleri, sinir bozucu sesleri ve çocukların ağzını sulandıracak her türlü psikolojik teknik ve cezbedicilikle hazırlanmışlar bu gösteriye. Çocuklarımızın en aç oldukları, en doymamış noktalarından vuruyorlar, duyu organlarının doymamışlığından. Sonra da yerlerde sürünen ve “üveee” diye yırtınan çocuğu utanç içinde ehlileştirmek için debelenen anne babalar görüyoruz AVM’lerde. “Dur evladım, tamam daha yeni aldık ya onu alamayız” diye iknaya çalışırken, bir anda hiçbir şeyden eksik kalmamış çocuk, içindeki her şeye sahip olma hayvaniliğiyle “bananeeeğ” diye basıyor yaygarayı en yüksek oktavdan. Ve pes ediyor ebeveyn, beyaz bayrak gibi sallıyor kredi kartını elinde “Tamam tamam alıyoruz!”
 
Oyuncak mağazalarının ürün çeşitliliğinde bir sınır yok. Yani ben ne zaman oyuncak almaya gitsem, başım dönüyor bir o kutunun üstünü bir diğerinkini okumaktan. 0-6 ayda eğitici battaniyeler; sesler, renklerle dolu oyuncaklar, oooo 9-12 ay ise işiniz zor. Hoplamalı, zıplamalı, hareketli oyuncaklar, el göz koordinasyonunu destekleyen şeyler. Yani her marka, o kadar çok oyuncak yapmış ki, hepsini alamazsınız; ama içlerinden bir tanesini alırsanız, çocuk onu kısa zamanda çözerse bir kenara atacak, e o zaman yenisini alacaksınız gibi bir zincirleme döngünün içine giriyorsunuz.
 
Ama aralarında en sevdiğim, el göz koordinasyonu. O kadar ayağa düşmüş ki bu bilimsel terim, tüm mağaza görevlilerinin ağzında. El göz koordinasyonu, daha Türkçesi bir düdük makarnayı alıp ağzına denk getirebilme ve son aşaması ipliği iğneye geçirebilme olan beşeri bir beceri.


Yüzlerinde kocaman gülümsemeleriyle ya da tam tersi “bana ne, istemezsen hiç gelme bize, bizsiz o çocuk gerizekalı olur” edasıyla size yaklaşan satış temsilcilerinin “efenim el göz koordinasyonunu geliştiren bu oyuncak…” diye başladığı upuzun faydalar listesinin sonunda şunu diyorsunuz: Bu çocuk bu oyuncaktan mezun olursa üniversiteye girer kesin!


Tabi ki faydası vardır, illa ki geliştiriyordur koordinasyonunu, kondisyonunu evlatlarımızın ama oyuncağa minimalist bakıp iki evirip çevirirseniz, evdeki birçok kapağın, kutunun, renkli kumaşın, ipliğin yapabileceği işi görüyor. İnanın sizin evde yaptığınız halinin başka ayrı nesnelerle değiştirip geliştirebileceğinizden, çocuğun hiç bıkmayacağı bir hale getirebileceğiniz çok geniş bir skalası var. Bittabi eve fast food misali götüreceğiniz bu göz dolduran oyuncak, para verdiğiniz için sizi daha çok tatmin edecek, çocuğunuz da löp diye midesine indirecek bu oyuncağı.
  

O mağazada, o kutuların ortasında bir sağıma bir soluma bakınırken şunu fark ettim. Bu oyuncaklar benim gibi oyuncak piyasasını takip eden bir anne için yeniydi, çocuk için ise dünyanın kendisi zaten yeniydi. Adam dünyaya yeni inmiş yahu! Yani ben dünyada icat edilmiş ilk oyuncak olan eciş bücüş bir taşı bile versem çocuğa, evirip çevirip inceleyecek, dolayısıyla o taş da işini görmüş olacak bu anlamda. Demek ki asıl mesele, onun bir şeylerle meşgul olup inceleme ve gözlem modunda dolaşmasını sağlamak.

İşte bu yüzden, oğluma oyuncak almayı çok sevsem de kendimi bu konuda kısıtlamaya karar verdim. (Sevgili eşim Gökhan Bey siz çok fazla ciddiye almayınız çok da kısıtlamayabilirim bir anlık bir heves de olabilir bu. Bu yazının hemen ardından benim bile oynamaktan çok feci keyif alacağım bir oyuncak icat edilebilir ve ben alabilirim o oyuncağı :)

Bu kısıtlamamın kesinlikle oyuncak şirketlerine karşı olmakla vs alakası yok. Oyuncak şirketleri istedikleri kadar zengin olabilirler, en azından şimdilik bir sakınca görmüyorum.

Yaman’ın her şeyi kendi kendine yapan bir insan olmasını isterken, her şeyi kendi kendine yapan, hatta çocuğa bile ihtiyacı olmayan oyuncak icat eden oyuncak şirketlerini esefle kınıyorum. Oyuncağın bir düğmesine basıyorsun, dzzzt deyip çalışıyor ve çocuk hareket eden, hoplayan zıplayan, yanıp sönen şeylere bakıp duruyor yarım saat boyunca. Nasıl ki televizyonu görünce ağzından salyalar akarak donakalıyor, aynı etkiyi bu oyuncak da yapıyor işte.

Bir nevi çocuklarımızı uzak tutmaya çalıştığımız aptal kutusu televizyonun, çocuğun odasına girebilme vizesi almış hali. Bu da sadece izleyen bebek, birkaç yıl sonra izleyen çocuk, oyuncaklardan kurtulunca izlemeye alışmış genç, televizyon izlemeden duramayan yetişkin ve nihayetinde kendisine ve ülkesine yapılanları hiçbir şey yapmadan izleyen nesil senaryosunu döküveriyor ortaya.
 
Şu andaki öğrencilerime bakıyorum, günde en az 4 saat televizyon izleyen ve bilgisayarın başında haftada en az 10 saati oyun oynayarak geçiren çocuklar. Derste genellikle izlemeyi tercih ediyorlar, bildiklerini bile söylemeye üşeniyorlar, gözlerinde hayatı yalayıp yutmuş bir ifade ve bu aşırı doymuşluğun, görmüş geçirmişliğin getirdiği bir tepkisizlik var. Bu benim dedemde gördüğüm “bu dünyada her şey olur” bakışı. İki cümleyi bir araya getir? Yok. Kitap oku? Yok. Yorum yap? Yok.

Paranoyakça mı? Bilmiyorum; ama insan alışkanlıklarından ibarettir sonuç itibariyle.

Dostum Harvey Karp’ın dediği üzere, çocuk hep başkalarının kendisini eğlendirmesini bekliyormuş böyle hazır uyarıcılara maruz kaldıkça. Biz de televizyon olmayınca evde sıkılan insanlara dönüşüyoruz zaten.


Yaman şu anda kapak, vida vb gibi birbirine geçen şeylere hasta. Bir şeylerin üst üste, yan yana düzenli bir şekilde durması onu çok rahatsız ediyor, ama evde ne kadar çerçöp, bir zamanlar kullanılan, artık ne işe bile yaradığını hatırlamadığımız saçma sapan alet edevatı kendisine hibe ettiğimiz araştırmacı bir kişi.


Birçok kitapta yazan bir tavsiyede olduğu üzere ben oyuncakların birazını “tatile” çıkarıp birazıyla oynamasını sonra yorulan oyuncakların uyumasını destekliyorum. Çekmeceleri karıştırıp kepçeyle oyun oynayan, kapakları çıkarıp takmaya çalışan, süt kutularıyla oynayan bir çocuk için o günün daha eğlenceli ve macera dolu bir gün olduğunu düşünüyorum.

İnsanın sadece üreme dürtüsü olarak başladığı çocuk yetiştirme kariyeri IQ skoru yapma ve übermensch çocuklar yetiştirebilme manyaklığına dönüştü. Dolayısıyla bugün artık anneler babalar, her yaptıkları işin içini doldurmak, her şeyi doğru yapacağım diye yırtınmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Bir hata yaparsak bir anda gözümüzün önünde fır fır dönmeye hazır bir film şeridi. Çocuğumuz katil oluyor, hırsız uğursuz oluyor, üniversiteye gidemiyor, torna tesviye okulunun kapısında, elinde bir sigara of of of…
    
Gazoz kapaklarıyla, çamurla, toprakla, tenekelerle oynamış, evdeki radyonun içini açmış ve seslerin nereden geldiğini bulmaya çalışmış, bir sürü bebeği de olan; ama sokağa doymuş bir çocuk olarak gayet mutlu bir çocukluk geçirdim. Bisikletim olmadı diye üzüldüm; ama travma denen şey icat olmamıştı o zaman, o yüzden travma geçirmedim. Tetris vardı bir ara,onu da almamışlardı ama sonra oynadım bol bol, o da içimde kalmadı. El göz koordinasyonunu denizde taş sektirerek ve çiviyi çamura saplayarak oynanan bir oyunla geliştirdim sanırım. Annem komşularına filan giden, dantel ören, babam diğer babalarla okey oynayan, okuldan gelince halimizi hatırımızı soran, öğretmenden şikayet gelince öğretmene değil bize kızan, bizimle zaman zaman kızmabirader, güreş, yakalamaca oynayan ve bize bolca sarılan insanlardı.

Ben mi? Öğretmen oldum, bir sürü arkadaşım ve genel anlamda mutlu bir hayatım var. Kitap okumayı, muhabbet etmeyi, hem dizi hem belgesel izlemeyi, yazmayı, öğrenmeyi seven bir insan oldum. Kendimi de pek çok severim çoğunlukla.

Nostalji yapacak kadar yaşlı değilim, “bizim çocukluğumuzda” demeyi de sevmem. Ama sonuca bakınca galiba çoğu şey doğru yapılmış bize.

Bırakın çocuklarımız minik survivorlar olsunlar, hayatta kalmayı, kendilerini eğlendirmeyi öğrensinler, yoktan var etsinler, çözüm insanı olsunlar!

Kendi kendine mutlu olabilen, domuzlar gibi çamurların içinde debelenince kahkahalarla gülen, koşan, zıplayan ve yaratıcı çocuklarımız olsun. Amin!

2 Şubat 2012 Perşembe

Search: Annelik+kusmuk+kaka+kabus

Kanında annelik varmış ve bunu doğuştan biliyormuş gibi davranılıyor hep kadınlara. Oysa ki anne olduğunuz ilk gün, doğumhaneden eve döndükten sonra özelikle ilk üç ay sizi çok zorlayacak günlerin habercisi demektir.

Memenize devamlı yapışık, hayatı pamuk ipliğiyle size bağlı, günde 15 kere filan altına yapan, daha tam olarak tanımadığınız, yaptığınız hiçbir şeye tepki vermiyormuş gibi gelen, uyku diye bir şey bırakmayan, bazen eski hayatınızı çok özlediğiniz anlardan bile suçluluk duyduğunuz, size en baba çaresizliği tattıracak, "e ama o da babası o da uykusuz kalsın o zaman" gibi bilgisizce ve zaman zaman öfke dolu cümleler sarf edeceğiniz, bir anda herkesin bir şeyi olan, ama en çok sizin olan, herkesten kıskandığınız nurtopu gibi bir bebeğiniz oldu, Allah bağışlasın.

Yamanla ilk 40 gün kabus gibiydi desem abartmış olmam. Şimdi üzerinden 14 ay geçmiş olduğu için dingin bir kafayla değerlendirebiliyorum o günleri. Ama sahiden ne kadar zorlanmış, ne kadar harap olmuşuz?

Emzirmek denen şey sonraları alışsanız da ilk başları tuhaf gelen, hatta kimi annelerin biraz rahatsız edici olarak tanımladığı bir durum. Emzirme yastıkları ve bir sürü değişik teknoloji olsa da, ciyak ciyak ağlayan bir bebekle gram organize olamadığınız, hep arkanızı toplayan ve kaprislerinizi çeken annenize rağmen gecenin bir yarısı o yastığı almadan bebeği kucakladığınız gibi memeye tutmak zorunda kalacağınız  ya da emzirme koltuğu olarak satın aldığınızda, satıcının ergonomisini ortopedisini öve öve bitiremediği, yayıla yayıla emzireceğinizi hayal ettiğiniz o koltuğun aslında o kadar konforlu olmadığını fark edeceğiniz, işte çocuğun kafasının mobilyanın ahşabına değdiği ya da emzirirken uyuya kalmak suretiyle kolunuzun kayması ile bebeğin kucağınızda olması gerektiği şekilde duramadığı ve bazen yeter ki sussun diye yatağın içinde sekize katlanmış şekilde memeyi dayadığınız için ertesi sabah ağrılar içinde uyandığınızda "hah sırtım ayvayı yemiş" diyeceğiniz günler olacak. O kutlu günler çabuk geçiyor; ama geçtikten sonra çabuk geçtiğini fark ediyorsunuz. Yaşarken, zaman o kadar da akışkan olmayan koyu kıvamlı bir bebek maması gibi yapışıp kalıyor üstünüze.

Her şeyin bebek sevimliliğinde gittiği gün içindeki toplam yarım saat, onu ne çok sevdiğinizi, onun dünyanın en güzel bebeği olduğunu, oh iyi ki de doğurmuş olduğunuzu ve mis gibi koktuğunu düşünüyorsunuz.

Ama peşin peşin avcunuzun içine sayılan 23 1/2 saat eşinizi uykusuzluğun ağırlığıyla flulaşan bir görüntü halinde görebileceğiniz, kusmuk ve bozuk yoğurt aromalı kaka kokusunun atmosferinizin bir parçası haline geldiği, eşinizle bir daha eskisi gibi oturup muhabbet edemeyeceğinizi sandığınız, bebeğiniz ya sarılık olursa sizden alıp hastaneye verirlerse, sekiz saat fototerapi görürse "ben naparım?" diye ödünüzün patladığı histerik,şizofrenik ve paranoid bir ruh hali içinde, eve gelen gidenin "sütü mü yok acaba?", çocuk mu doymuyor ki?" gibi cümlelerinin sizi çok üzebileceği ve çocuğun nispeten düzene girmesi, sizin işi kotarmanızın bir level daha atlamak, dolayısıyla başarılı ya da başarısız olmakla bağdaştırıldığı günler birbirini kovalayacak.

Bu arada yığınla kitap okumuş olsanız da, "biz hazırız ve bu çocuğu istiyoruz" diyerek eşinizle voltran oluşturmuş olsanız da, çocuğunuz portakalda vitamin bile değilken eşinizin size hediye gelen patik ve çoraba kanıp çocuk yapmışsınız hissiyatı veren konuşmalarına ifrit olacaksınız. Kocanızın, erkekliğin aşağıya bakınca her şeyin güllük gülistanlık olduğunu zannetikleri yaylalarından, sizin ne nemrut bir kadın olduğunuzu ve şimdiye kadar her şeyin altından kalkan becerikli ve cengaver ruhunuzun fos çıktığını hissettiren gözlerle size baktığını fark edecek ve deliye döneceksiniz, yanında da kendisine dair bir kucak hayal kırıklığı hediyesi.

Ha, bu arada aşkınızı muhafaza edeceksiniz, aranızda bebekten başka konuşacak bir şey yokmuş gibi, "bebek emdi, bebek yaptı, bebek güldü" diyecek sonra uykusuzluğun emdiği enerjinizle diğer konuların konuşmaya değer olmadığına kanaat getirip "ben en iyisi uyuyayım şu uyurken" diyeceksiniz.

Eşinizi olayın ne kadar içine çekmeye çalışsanız da; üzgünüm o bir erkek ve kabul edin ki memeleri yok, en azından pek fazla verimli oldukları söylenemez.  Dolayısıyla artık o dönemde yoga mı yaparsınız, tesbihe mi başlarsınız çekirdek mi çitlersiniz bilmem ama zavallı adamların ilk günlerde hiçbir şey yapamayacağını huşu içinde kabul ediniz. Tabi ki sadece sizin deva olabildiğiniz sorunlu anlardan bahsediyorum, yoksa bebeğin sessiz durduğu o nadir anlarda, kucakta tutma ve "oy babasının kuzusu" deme becerisine sahipler.

Bu arada gelen misafirlerden, akrabalardan, anneanne ve babaannelerden, dediğiniz her şeye sizden önce alınmaya hazır kişiler çıkacak. Kendi zamanlarıyla karşılaştıracaklar durumu, "aman biz de büyüttük ne var?" diyecekler, emzik, bakım, şefkat, kucağa alıştırma, sallama ve beslenme konularında size "tamam bildiğiniz gibi yapın, eninde sonunda şunu yapacaksınız boşuna direnmeyin, ne var yani altı üstü bir çocuk, bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, hah biz de kitapla büyüttük sizi" diyerek karşılaşılan zorlukları bir an önce çözmek adına, sizin tarzınıza çok da saygı duymadan bir şeyleri yapmaya, kotarmaya çalışacaklar. Tammamen iyi niyetle!! Dedikleri şekilde düşünmeseniz de susmak zorunda kalacaksınız, eşinizle papaz olacaksınız, ağlama krizleri ve soğuk savaşlar başlayacak. Çok eğlenceli değil mi?

Sizin onun annesi olduğunu ve en çok birbirinize ihtiyaç duyduğunuzu unutarak, kucakta tutmak, size vermemek isteyecekler,"biraz daha kalsın bende" diyecekler. Bu sözleri sizin bebeğinize daha doymadığınız ve henüz mola istemediğiniz o ilk günlerde söylemelerinin hata olduğunu bile bile, ya da unutmuş olarak sarf edecekler. İstediğiniz yardım çağrılarına hiç üşenmeden laf sokarak yanıt verecekler "N'oldu susturamadınız di mi?" gibi.

Şu mola meselesine gelince. Annelik, o ilk günlerinde bir hastalıktır. Bu insanın kontrol edebileceği bir şey değildir. Hem mola vermek ve eski günlerinize dönmek istersiniz, hem de çocuğunuz tamamen size yapışık olsun istersiniz. Bunun psikolojideki adı "doğum sonrası sendromu" mudur yoksa bu bir önceki aşama mıdır emin değilim; ama bir sendrom kıvamında olduğu kesin.

Evet, bebek karnınızın dışındadır artık; ama hala içinizde gibidir. Daha vücudunuz bile bebeğin içinizde olduğunu sanır da, karnınız şiştir. Eh, şu halde herkesin sizden yılların Doçent Doktor Anne Hanım'ı tavırları beklemesi biraz saçmadır aslında. Ama çoklu faktörlerin analizcisi bir kişi olarak, sizin "Eh onlar da haklı tabi sevecekler çocuğumu, mıncırıp, sulu sulu öpecekler ve yiyecek gibi koklayacaklar. Teyzesi, amcası, eniştemin çocuğu ve beşinci nesil kuzen olarak en doğal hakları bu." demenizi ister herkes. Eğlencenin dozu giderek artıyor kızlar!

Hamilelikte insanların göbeğinize fütürsuzca dokunmayı bir hak gibi görmelerinin devam filmi, emzirmenin ne kadar özel bir şey olduğunu unutmaları ile gösterime girecek. "Ayyyy ne tatlıığğğğ!" diyerek sizin ilk başlarda çok tuhaf ve rahatsız edici bulduğunuz memeyi bir silah gibi kınından çıkarma hareketi sırasında burnunuzun dibine girmeye çalışacaklar. "Kardeşim bi git, ben sana veririm çocuğu seversin, görmüyor musun emziriyoruz girmesene burnumun dibine!" diyemeyeceksiniz. Bu da sinir katsayınızı artıracak.

Bir kere dünyanın en hijyenik ortamından gelen, ve besini bile hijyenik olsun diye annesinin memesinde muhafaza edilen bir bebeğin öpülmesi çok bencilce, bu konuda sınır tanımayın, alınırlarsa alınsınlar, çocuğunuzun sağlığı söz konusu. Başka konularda incelikten kırılabilirsiniz, sizin seçiminiz; ama bu konuda ödün vermeyin.

Anne ve baba tarafının tavrı birbirinden biraz farklı olacak. Anne tarafı hem anneyi hem de çocuğu düşünecek, "ben bakayım da kızım biraz uyusun" diyecek, baba tarafı "bu bizim torunumuz, oğlumuzun çocuğu, soyumuzun devamı" diyecek. Bu da içbüdüsel bir şey. Tabi sözsel olarak ifade edilmiyor bu; ama hissiyat bu. Ben bir oğul anası olarak böyle derdim en mağara insanı ve tarih öncesi yanımla.

Çocuğunuzun kucağınızda susmadığı, ama biraz uzak olsa da sakinliğin kıyılarına yaklaştığınızı hissettiğiniz, hani "hah sakinleşiyor, başardım galiba" diyecek olduğunuz anlarda "hemen dur bir de ben alayım" diye hop kapıverecekler çocuğunuzu kucağınızdan. Şşşşt! Bir şey demeyeceksiniz. Bu tamamen size yardım etmek istemelerinden ve çocuğun daha fazla sıkıntı çekmek istememelerinden kaynaklanıyor. İyi bir şey yani. Ama tabi sizdeki psikoloji "aldılar çocuğumu, kopardılar benden, böhüğ" şeklinde olabilir.

Velhasıl kelam, insanın içindeki o hayvani duygulardan biri olan dürtülerimizin beynimizi lob lob yediği o ilk annelik günlerinde, bambaşka bir canavara dönüşeceksiniz. Kendinizi tanıyamayacaksınız,"ben napıyorum?" diyeceksiniz. Ya da başkalarını tanıyamayacak "bunlara ne oldu böyle?" diyeceksiniz. Hazır olun. Bunu dedim; ama sadece laf olsun diye çünkü asla hazır olmayacaksınız. Nihohahahahah! Çünkü herkes ilk defa o bebeğin annesi, babası, dedesi, anneannesi, babaannesi olacak. Herkes ne yaptığını bilmeyecek ve herkes bir anlamda "lohusa" olacak. Toplu lohusalık şenliklerinde bol bol lohusa şerbeti içip, dilinize en sağlamından bir kemik edinin ve toplumca yoksun olduğumuz şeyi yapın "empati kurun", yani karşı taraf olun.

Bir gün siz de, o kızdığınız insanların rollerini edineceksiniz, "ben yapmam, efendim!" dediğiniz şeyleri yaparken yakalayacaksınız kendinizi. Yıllar geçince unutacaksınız "o ilk günler ve o ilk heyecanda size ne yapılmıştı da mutlu olmuştunuz ne demişlerdi de kırılmıştınız?". Çünkü insanın harika bir güncelleme sistemi var twitter misali ve çok derin sondaj lazım ilkleri hatırlamak için.

O ilk günlerde Mevlana olun, Yunus olun, Dalai Lama olun ve lütfen mümkün olduğunca sakin olun. Konuşun ve anlatın. Ünlü düşünürlerin de dediği gibi "Hepsi geçecek"




Dip not: Benim ve çevremdeki hamilelerin deneyimlerinden derlenmiştir.

11 Ocak 2011 Salı

Hoşgeldin Oğlum!

Doktora kontrole gittik ayın 25'inde. Ultrasondan sana baktık. "Her şey yolunda, doğum yakın görünüyor" dedi doktor. 3 gün sonrasına gün verdi. Bu arada "daha erken de olabilir" dedi. Daha önce birkaç kez girmeye üşendiğim NST'ye bu defa babanın zorlaması ile girdim. Normalde 20 dakika süren bir işlem bu, ama hemşire beni unutunca daha fazla bekledim sonra baktım gelen giden yok, çıkardım bağları, yırttım makineden çıkan kağıdı çıktım odadan. Doğruca doktorun odasına gittik babanla birlikte. Gökalp Abi doğuma girmiş, hemşiresi vardı odasında, elimdeki kağıdı gösterdiğimde "senin sancıların başlamış" dedi. Ben "hayır, yok benim sancım" dedim o, "var" dedi. "iyi de ben bir şey hissetmiyorum" dedim. "Bak" dedi "bu kadının sancısı yok, senin grafindeki şu artışları görüyor musun? İşte bunlar sancı" dedi. Doktoru beklemeye karar verdik.

Gökalp Abi geldi.O da sancılarım olduğunu iddia etti. Ben "yok" dedim o, "var" dedi. Sonra "seni bir muayene edelim" dedi ve açılmanın 3 cm olduğunu, sabahleyin 8-9 gibi ya da istersek daha erken hastaneye yatış yapabileceğimizi  söyledi. "Bebek bu gece de gelebilir tabi" dedi. "İyi de Gökalp Abi biz arkadaşlarla plan yaptık. Harry Potter'a gidecektik bugün." dedik. O da "siz gidin canım filme, zaten gördüğünüz son film olacak" dedi. Orada kötü adam gülüşü yapsa yakışırdı yani.

Neyse gerekli formları doldurduk. Kağıtlar hazırlandı, işlemler yapıldı. O an çok sevindim oğlum biliyor musun? Sonunda zaman gelmişti. Tam 40 haftayı bitirdiğin gün geleceğinin ilk sinyalini vermiştin.Gökalp Abi "Sancılar 10 dakikada bir geldiğinde, suyun geldiğinde, kanama olduğunda hastaneye geliyorsun" dedi.

Hastaneden çıktığımızda baban çok heyecanlıydı. "Bizimkilere söylesek mi söylemesek mi?" diye bayağı bir düşündük. Ortalığı velveleye vermek istemedik; zira bizimkiler çok heyecanlanacaktı. Sonra baban "en iyisi önce fotoğrafçımızı aramak" dedi. Buse Eylem'e haber vermek üzere numarasını çevirdim. Telefonu "Yaman geliyor mu yoksa?" diye açtı zaten :) Durumu bildirdik, kendisini aradığımızda hemen uçup geleceğini söyledi.

Anneanneni  aradık açmadı, babaannenleri aradık, deden açtı arabanın tamiri ile uğraşıyormuş. Ona verdik mutlu haberi. Sonra babaannenle konuştuk. En son da anneannenle konuştuk. Hepsi çok sevindi. Heyecanlandılar. Ama en çok anneannen heyecanlandı.Çığlık attı resmen telefonda.

Babanla birlikte dedenle buluştuk Forum'da. Biraz dolaştık sonra anneanneni aldık babaannenlere bıraktık, gece gelirsen anneanneni almakla vakit kaybetmeyelim dedik. Anneannnenin evinin önü şantiye oldu oğlum, bitmek bilmeyen bir metro çalışması var. Sen büyüyünce binersin belki, bilmem bizim ömrümüz vefa eder mi?

Neyse sonra planladığımız gibi önce Cem ve Ayşegül'ün evinde yemek yedik. Bu arada buradan duyuruyorum evet Ayşegül yemek pişirebiliyormuş :) Bayram üstü olduğundan, kavurma pilav yedik mis gibi. Sonra hep birlikte  "Harry Potter Ölüm Yadigarları" filmine gittik. Biraz tedirgin oldu Ayşegül Teyzen "doğurmuyorsun değil mi?" diye kontrol etti hep beni.

Gece 1 gibi döndük eve. Baban tıraş oldu, sonra yattık, karşılıklı çekyatlarda. Gece 3:30 gibi sancılar başladı, saate baktım her seferinde 6-7 dakika aralıklarla geliyordu sancılar. Ben ne olur ne olmaz diye giyindim, hazırlandım. Baban uyuyordu tatlı tatlı. Biraz daha bekleyeyim dedim ama emin de değildim sancı dedikleri şeyin bu olup olmadığına. Bana biraz hafif gelmişti. Okuduğum tanımlar öldürücü ağrılardan bahsediyordu; ama bu sadece ağrıydı. Neyse sonra "başka ne olacak ki herhalde sancı budur" deyip yarı uyuklayıp yarı saate bakarak saati 4:30 ettim. Artık sancılar 3 dakikada bir gelmeye başladı. Babanı uyandırdım. "Emin değilim ama sancılar 3 dakikada bir geliyor galiba" dedim. Gökalp Abi'yi arasak mı emin olamadık çünkü çok şiddetli bir ağrı değildi hissettiğim. Sonra baban "5'e kadar bekleyelim olmazsa" dedi. Ve 5'te suyum geldi!
Hemen baban fırladı yataktan, herkesi alkışlarla uyandırdı kalkın gidiyoruz diye. Herkes sanki hiç uyumamış gibi kalktı. Evde bir telaş başladı. Her şeyimiz hazırdı zaten.Çabucak çıktık evden.

Babanla biz bindik bir arabaya babaannenlerle anneannen de bir arabaya bindiler.  Hastaneye geldik, odamızın olduğu kata geldiğimiz an sancılar iyice sıklaşmıştı. O anda bir bebek ağladı. O bebeği duyunca dayanamadım, bir ağlamak tuttu beni. Sanki o ana kadar sen hiç doğmayacaktın karnımda yatıp duracaktın öyle, ama o an gerçek olmuştu, bir oğlum oluyordu, doğuracaktım, anne olacaktım. Annenannen ve babaannen de çok duygulandı. Bir süre ağlaştıktan sonra odamıza giriş yaptık.

Her şeyin şanslı gitti oğlum. Odamız bomboş olan koridordaydı, hastaların hepsi diğer koridordaydı. İki kişilik odaya vermişlerdi bizi, çok sevindim.

Hemen bana arkası ferah (!) hastane kostümlerinden giydirdiler. Hemşire geldi, damar yolu açtı ağrı kesici yaptı, serum taktılar ve NST'ye bağladılar sancıları izlemek için.

Fotoğrafçımız hemen geldi, sağolsun. Babaannen ve Anneannen giyinip süslendiler hemen. Anneannen fotoğrafçıya sordu "koyu renk mi giyeyim kızım açık renk mi?" diye. "Koyu renk güzel olur teyze"  dedi ve başladı şipşak çekmeye.



Hemen tüller açıldı,  balonlar şişirildi, boncuklar takıldı, süsler bağlandı. Çok güzel oldu odamız.


Beklemeye başladık. Sancılar geldi baban elimi tuttu, sancı geldi bekledik. Balon bile oynadık kendimizi oyalamak için. Anneannen sakinleştirdi beni. Anneannen de babaannen de dualar ettiler. Gökalp Abi geldi bir zaman sonra. Nasıl olduğumu sordu, yakından ilgilendi. Rahatladım biraz.






Nihayet beni yukarı çıkardılar epidural uygulaması için. Sırtımdan bir iğneyle ilaç verdiler, ilk başta ağrılar çok hafifledi hatta NST'ye bağlandıktan sonra monitörde gördüğüm çok yüksek değerdeki sancıları hissetmedim ama sonra sancılar şiddetlenip sıklaştıkça ve zaman geçtikçe ağrıları net olarak hissetmeye başladım. İki doz daha ağrı kesici yaptılar.  Artık her sancıda yatağın tutamağına yapışıp kalıyordum. Saat 10'a doğru kontrol için yukarı çıkacağımızı söylediler. Açılma 7.5 cm olmuştu. Hatice Ebe ile doğumhanede beklemeye başladık. Ağrılarım şiddetlendi şiddetlendi.

Hatice'ye bir ara yalvardım. Kurtar beni, yardım et bana diye. O da ağrı kesici vurulup vurulamayacağını sorup öğrendi. Bir ağrı kesici daha yaptılar ama nafile. Sol bacak uyuşuktu sağ bacakta ise bir şey yoktu.




Bana çoook uzun gelen bir bekleyişin ardından doktorumuz Gökalp Abi geldi. Onu görmek çok rahatlattı beni. Hemen bir gün önceki sinema maceramızdan dem vurdu tabi, "ben yapamayacağım galiba" diye ağlamaya başladım, o da "bırak şu olumsuz konuşmaları yapacaksın" dedi. Yorgunluktan bitmiştim, çok feci uykum vardı ama uyumak ne mümkün? Sancılar beni olduğum yere yapıştırıyorduBu arada dışarıda bekliyordu herkes. Anneannen sesimi duyunca ağlamış. Dualar etmiş hep. Babaannen ve Deden torununu beklemiş, baban oğlunu, Elif Teyzen yeğenini...

Seni doktorun elinde baş aşağı gördüğüm an ve çığlığın hala kulaklarımda. Ben de sadece "Gökhaaaan" diye bağırdım. Zaten onlar da duymuşlar senin çığlığını. Hayata başladığın o ilk an kopardığın yaygaradan  adının hakkını vereceğin belliydi oğlum. Gözlerin açıktı doğduğunda, kucağıma getirdiklerinde de bana baktın. Ağrıymış, sancıymış hepsi hikaye diyorlar ya anneler hep, evet hepsi hikaye oğlum. Seni gördüm ellerini öptüm kucağımdaydın ya, benim için ameliyat sona ermişti çoktan.

Hatice Ebe kucağımdan almaya çalıştı seni, ama ben bir türlü vermek istemedim. Ne güzel bakışıyorduk seninle. Küçük çapta bir mücadele yaşadık orada. "Hatice bebeği giydireceğiz hadi ver artık" dedi senin eben.
Sonra bir şeyler konuştuk Gökalp Abi'yle, o ameliyatı sonlandırırken. Ama orası pek bir flu.

Seni giydirip paketledikten sonra beni de sedyeye alıp kucağıma verdiler seni. Birlikte doğumhaneden çıktık. Sensörlü kapı açıldı. Karşımda baban, anneannen, babaannen, deden, Elif Teyzen, Serkan Amcan ve Cem Amcan vardı. Aynı anda herkesin hayatında yeni bir kapı açıldı. Herkes o kapı önünde bir şey daha oldu. Elifler Teyze,  Nurşenler Babaanne, Gökhanlar Baba, Semralar Anneanne, Nuriler Dede, Cemler ve Serkanlar Amca oldu. Hepsi ağlıyordu. Ben Elif Teyze'ni görünce ağladım. Çok sevindim onun geldiğine. Bu arada üstündeki tişört benim, I'm not fat, just pregnant (şişman değilim, sadece hamileyim) yazıyor üzerinde. Sıcak geldi diye giymiş ve o an hamileymiş Elif Teyzen ama bilmiyorduk daha. Şimdi bakıyorum da, pek manidar olmuş.
















Babanın önünde durdular sedyeyi, baban ikimizi de öptü. O baba olmuştu, ben de anne, sen gelince de aile olmuştuk, gerçek bir aile.


Asansöre bindik, anneannen ağlıyordu  hüngür hüngür, sevinçten ağlamak ne muhteşem bir şeydir. O kadar mutlusundur ki artık gülümsenin,  gülmenin yetmediği noktaya gelmişsindir. Anneannen sevinçten ağlıyordu. Asansörün kapısı kapandı, "Anne ayaklarının altını öpeceğim" dedim. Anneannen bir üst seviyeye geçti ağlama şiddetinde. Hala o öpücüğü borçluyum anneannene :)



Odamıza indik. Hemşire seni memeye tuttu. Sen hemen emmeye başladın oğlum. Hiç zorluk çıkarmadın. Hayata nasıl tutunacağını gösterdin. Resmen acıkmışsın, sen emdikçe ben de acıktım tabi, hemen masanın üzerindeki elmaya saldırdım.

Ben şaşkındım, Çok güzeldin. Hayatta gördüğüm en güzel şeydin sen. Parmaklarını öptüm, ipek gibi saçlarına, ipek gibi tenine, kuş gibi ağzına bakakaldım.

Herkes geldi odaya. Herkes beni tebrik etti, sarıldılar bana ama odamızın yıldızı sendin artık. Başına toplandılar tanışmak için, senin pek umurunda değildi. Mışıltılar çıkıyordu resmen beşiğinden.

Bir ara Gökalp Abi geldi. Seni kucağına aldı ama öyle bir  aldı ki kucağına ben korktum biraz, sana bir şey olacak sandım.










Şekerlerinden ikram ettik ona. Sayesinde meşhur oldu şekerlerimiz, hastane personelinin tamamına sebil gibi dağıttık şekerlerimizi. Temizlik görevlileri odamızı paspaslaya paspaslaya bir hal oldular. Şekerin gücüne inandım o an, tatlı yiyen insanlar hizmette sınır tanımadılar :)


Doktor "yürüyeceksin" dedi, kalktım odanın kapısından bir çıktım ki kapıda bir çiçek. Bu babanın aldığı ilk çiçek. Sonra yürüdük babanla, anne ve baba olarak birlikte attığımız ilk adımlardı bunlar...




Kapı süsümüz meşhur olduğu gibi fotoğraflarını bile çektiler. Diğer odalardan bakmaya geldiler. Onu bile birlikte yaptık biz, anneannen simidi yaptı, baban kesti, ben de diktim. İnsanlar kapıdan içeriye bakarken, kasım kasım kasıldım.

Sonra misafirlerimiz geldi. Ayşegül Teyzen geldi, Özden Teyzen, Gökçe Teyze ve Çağrı Amca. Selen Teyze,  Zafer Amca ve Güzide Teyze geldi seni görmeye. Hepsinin gözlerinde bir inanamamazlık, bir mutluluk. Hamileliğimde hep yanımızda olduklarından, bir karnıma bir sana baktılar. Anı defterine yazdılar, büyüyünce okursun sen de.

Bu arada durmadan telefonlar çaldı. Herkes telefonla konuştu. Tebrikler, tebrikler...

Dayınlar eve geldiler ertesi akşam. Bir sürü hediyeler getirmişler, Yaren senin için bir resim yapmış, bir de çıngıraklarını getirmiş. Seninle ilgili bir sürü planı var. Yürümekten konuşmaya, yazmaya kadar her şeyi sana öğreteceğini söyledi. Dayın şaşkındı, seni tutmaya korktu resmen. Çok duygulandı, bir bana baktı, bir sana, bir de rahmetli dedeni düşündü sanırım. Deden görseydi seni çok mutlu olurdu, çok severdi seni. Durmadan yedirip içirirdi bana süt olsun diye.

Elif Teyzenler de dayınlarla aynı gün geldi. Ben gittiklerini göremedim uyuyakaldım çünkü. Erhan Amcan içeri girer girmez gözleri doldu. O komik, gebeş, vurdumduymaz gibi görünen Erhan Amcan, görür görmez bayıldı sana. Ayaküstü hastaneyi, doğum hikayesini anlattım onlara. Lohusa şerbetinden ilk onlar içti.


Evimiz şenlendi oğlum. Bizi aile yaptın, gerçek bir aile olduk. Çoluğa çocuğa karıştık.