21 Haziran 2012 Perşembe

İstanbul'un gidilmezlerine gitmek

Devşirme İstanbullu olduğum için haliyle evden okula okuldan eve kısır döngüsü içinde gidip geliyordum. Hatta bir arkadaşın şu cümleyi sarfettiğini kulaklarımla duydum: "20 senedir İstanbul'dayım ev iş arası gidip gelmek dışında arabayla hiçbir güzergahı denemedim bile" You gotta be kiddin' me!" diyesim geldi ama sustum tabi.

Gökhan'ın bir teorisine göre Taksim ve Eminönü gibi yerlere arabayla hafta içi, hafta sonu, mesai saatleri içinde ve dışında, gece ve ya gündüz gidilmez, hele arabayla hiç gidilmez. Evet kabul ediyorum buralara gitmek hem de arabayla gitmek deli işi, ama birinin bu kısır döngüyü ya da şeytanın bacağını kırması gerekiyordu (ya da gerekmiyordu da, ben macera arıyordum).

Sonunda destur deyip harekete geçtim ve birinci kırılmayı sağ olsun uzun zamandır görüşmediğim Esra Abla'yla Taksim'e giderek, ikincisini de komşumuz Taşbaşılarla Eminönü'ye giderek yaşadık. İki yerinden kırılan söz konusu bacak da bir daha iflah olmaz herhalde.

Şunu öğrendim ki bölümü
1. Otobüs güzergahı bile olsa yol bilen biriyle gitmek insanın direksiyona yapışıp kalan parmaklarını bir gıdım da olsa gevşetiyor.
2. Navigasyon cihazı meselesine gelince, teknoloji bazen o kadar da kolay değildir. Cihazı kullanmayı bilenlerin bile "45 metre sonra sola dönün" komutunda bahsedilen sol tanımına giren 3 sokaktan hangisine gireceğini şaşıranı var. Navigasyonla birkaç rota provası yapmadan yola çıkmayın, aleti duvara vura vura imha edecek kıvama gelebilirsiniz.
3. Aracın kliması çalışmıyorsa (Hayatım, buradan sana sesleniyorum: şu klimayı bir yaptırsan diyorum!) bir çaresini bulun, artık soğuk meşrubata mı dayanırsınız, yanınızdaki co-pilotun eline bir Bülent Ersoy yelpazesi mi verirsiniz bilmem.
4. Depo kesinlikle dolu olmalı, böylece içten içe trafiğe takılıp rölantide çeyrek depo benzin de harcasam bir şey olmaz diyebilmelisiniz.
5. Yanınıza su, yiyecek ve oto koltuğundaki çocuk için oyalanacak oyuncak, kitap, kraker ya da acil durum abur cuburu alınız, böylece çığlığı basmak ya da huysuzlanmak üzereyken canavarın dikkatini başka yöne çekebilirsiniz.
6. Kadın olmanın avantajını kullanmaktan korkmayın, kadınlar iyi şöför değildir ya da park edemezler gibi şehir efsaneleri aslında sizin omzunuzdaki yükü biraz hafifletebilir, arabayı bırakın pek hevesli olan otopark görevlisi park etsin, yolu bilmezken sağa sola bakınmanız ve son dakika da sağa sola sinyal vermenizde de bir sakınca yok nasılsa doğru kullansanız da kullanmasanız da kadın şöför yaftası var üstünüzde.
7. Sora sora Bağdat bulunuyorsa; Taksim, Eminönü haydi haydi bulunur. Baktınız işler sarpa sardı ya da nereye gittiğinizden çok da emin değilsiniz, yakın dörtleri, arayın Ahmet'i. Ahmet bizim İstanbul'u avcunun içi gibi bilen arkadaşımız. Ya da indirin camı seslenin "Bakar mısınız? Taksim'e nasıl giderim?" Yol sormayı gurur meselesi yapan erkeklere göre yine avantaj bizde.

Ve her yaşantının sonunda denildiği gibi: korkulacak bir şey yokmuş.



Yaman'ın öğrendikleri
Tramvay kırmızıdır, kocaman hareket eden bir makinedir. İçine insanlar biniyor ve bir adam onu sürüyor.
Güneşli havada kaldırımlar ısınır, o yüzden kaldırımları çıkarken elimizi diye kaldırıma koymamalıyız. Elimiz yanar.
Temizlik arabasının fırçaları vardır. Bunlar döner ve yolları temizler.
Polisler arabalarını göstermeyi çok severler.
Çöp arabası bidonları kaldırır ve içindeki çöpleri boşaltır, sonra da çöpü sıkıştırır.
Kendi kendime yürümeyi seviyorum.
Müzik canlı olarak yapılan bir sanattır, televizyon ve bilgisayar dışındaki yerlerden de müzik çıkar.
Sevimliyim ve kızlar beni seviyor.
Kule yüksek ve kocaman bir şeydir.
Yerden alınan şeyler ağza sokulmazmış (ama pek katılmıyorum)
Koşullar el vermese de, yemek buldun mu ye, omuz buldun mu uyu arkadaş.
Bazen kanguruda dolaşmak sıcağın köründe yerde yürümekten iyidir.
Gezmek çok eğlenceli.
Kalabalığı seviyorum.
Biz tramvay gördük değil mi Yaman? "Neede? Taksim'de"

19 Haziran 2012 Salı

Babalar Günü



Baba: iki aynı hecenin yan yana gelmesi, söylemesi kolay sindirmesi bir kelime. Benim babam çok baba bir adamdı, delikanlı bir İzmirliydi rahmetli. Babalar günü gibi bir anım yok benim; ama babamın omzuna çıkmış, onunla debelenmiş, kucağına hoplamış bir çocuğum. Baba dediğin bendeki haliyle; işten yorgun argın ama elinde en az iki torbayla eve gelen, içeri girdiğinde karşılamak üzere ayağa kalkılan, "acıkmıştır" denilip kendisi için telaşla sofra hazırlanan, uyurken sükut edilsin diye odadan odaya parmak uçlarına basılarak geçilen adamdır. Hatta benimki gibi üst seviyede eğlenceli olan babalar, karabiberden hapşırınca kıkır kıkır gülen kızı bir kez daha gülsün diye burnuna fütürsüzce karabiber çeken adamdır. Kimi akşam çakır keyif, bazı bazı çok ciddidir, tabağındaki yemeği yemem diyecekken bir kaşını kaldırmasıyla söz konusu tabağı silip süpürtendir. "Höyt!" diyendir, dışarı çıkarken izin alınan yetkili mercidir, el aleme karşı düşmeyesin sağa sola sallanıp devrilmeyesin diye payandadır. Kızması gök gürlemesi gibidir, kucaklaması bulutlar gibi pofuduk ve yumuşak... Benim babam sigara ve işten gelmiş gibi kokardı. Tam olarak baba gibi kokardı.
Babalar bizim kim olup olmadığımızı anlamamızı sağlar
diyordu "Yaman ve onun bitmek bilmeyen soruları" kitabında. Sahiden babamız bizim pusulamızdır, eğri-doğru göstericimizdir öyle içime işlemiş ki "Babam olsa ne derdi?" cümlesini çok sarf ettim ben rahmetlinin ardından.

İşte bu yüzden babalar günü dediğin gerçekten "babalar" gibi olmalı. Yani delikanlı bir gün olmalı, muhabbetli, neşeli bir gün. Bu sene hatta hayatımda belki de ilk defa sahiden böyle bir babalar günü geçirdik biz. 

Gökhan cumartesi günü öğlen döndü Hindistan'dan. Yaman 9 gündür görmüyordu babasını. 9 gün boyunca marifetlerine 9 tane daha eklemişti. Ben her gün babasına rapor verdim telefonda. "Bugün şunu yaptı, öyle bir şey söyledi, öyle bir konuştu ki duymalısın" diye ballandıra ballandıra. Artık özneli yüklemli cümleler kuran hatta muhabbet bile edebilen, her şeyi (buradaki her şey kelimesi gerçek anlamda kullanılmıştır, mübalağaya mahal yoktur) soran ve cevaplayan bir mini adam oluvermişti. Daha 19 ay dolmamışken "bardağın üstünde ne var?" dedi mesela kahvaltıda. 

Gökhan kapıdan içeri girdiği anda o kadar sevindi ki hemen sarılamadı coşkusundan. Sokak kapısından odasının kapısına kadar üç kere koşarak gitti geldi kurulu oyuncaklar gibi "Babababababa" diye diye. Öğlen uykusunda şöyle bir oturup yatağın içine, o sırada odada olan babasını görüp "babam gelmiş" dedi, sonra da ağız nahiyesinde mini gamzecikler oluşturup kocaman bir gülümsemeyle uykuya daldı. Gözlerimiz doldu Gökhan'la. Bir insanın babasının evde olması ne kadar güzeldir, evin direği, dirliği düzenidir ya baba, çocuklar bile bilir bunu. Baba arabanın göstergeleri gibidir, yüzüne şöyle bir bakınca her şeyin yolunda gittiğini anlarsınız. 


Aynı gün daha kıdemli bir baba olan, benim için de fahri babalık görevini üstlenmiş abim de iş için İstanbul'a gelecekti. Yaman'ın en sevimli zamanlarına denk gelen bu babalar günü için özendim açıkçası. Tabi ki ecnebiler ne yapmış bakayım diye birazcık araştırma yaptım, ohooo adamlar organizasyon halinde yapıyorlar bu tür şeyleri. Ben  salona değil daha çok mutfağa ait olan bir küçük kutlama istiyordum. Gökhan'a üzerinde  "Daddy Cool since 2010" yazan bir tişört yaptırdım. Abime annemle birlikte bir kot pantolon aldık, annem de Gökhan'a bir kitap aldı: "Babalar için bir fincan huzur". Hediyelerini verdik evin babalarına. Sevindiler, güldüler. Evlerine, çoluk çocuklarına verdikleri onca emeklerine karşılık bir iki hediyeyle gönülleri şenlendi. 

   

  
 

 
   

     



Ertesi gün yani asıl babalar gününde ailecek dışarıya çıktık. Forum'u gezmeye gittik. Yaman babalar gününün anlam ve önemini biliyormuş gibi bir an bile ayrılmadı babasından. elinden tuttu, gözünün içine baktı, mutlu mutlu neşeli neşeli sorular sordu babasına. Sonunda ben de kenarda oğluyla eşini izleyen mutlu anneler kafilesine katıldım :)
   

     
      


Nice güzel baba oğul günlerine...