Hep çocuk kalacağını sandığım oğlumu bir gün Kahve Dünyası'nın çocuk oyun salonuna götürdüm. İçeride canhıraş bir kalabalık, çocuklar hıncahınç oyun oynuyorlar. Yaşça büyük çocukların Yaman'a göre biraz aşince oynadıkları oyunlara katılmaya çalışmamasına sevindim doğrusu.
İlk önce bir süre elindeki arabayla kenarda sakin sakin oynadı. Sonra kalabalığa ve koşturmacaya baktı. Bir an onun minik adımlarına göre dev odanın ücra bir köşesindeki rengarenk legoları gördü. Ayağa kalktı. Ne yapacağını anladım. Kalabalığa girmesinden, bir çocuğun ona çarpmasından, yere düşüp canını acıtmasından, ağlamasından çekindim. Ama tuttum kendimi sesimi çıkarmadım. Kararına saygı gösterdim. Bana sırtını dönüp uzaklaşmaya başladığında izlemekten başka bir şey yapıp onu bu sosyal ortamda ana kuzusu pozisyonuna düşürüp imajının üzerinde koca bir çizik yaratmayı göze alamazdım.
Emin adımlarla kah kendisine doğru sallanan bir balondan kılıcın darbesine karşı güzel başını kahramanca eğerek kah bir oyuncağın üzerinden çevik bir şekilde atlayarak geçmesini, küçük boyundan dolayı diğerlerinin kendisini görmediğinin bilincinde, aralarından usulca geçerek köşeye kadar büyük bir azimle ulaştı hedefine. Eğildi, kocaman bir kule halinde yerde duran legoları kucakladı. "Allahım! bitmeyecek o yol." diye düşündüm içimden.
Geriye döndü bana baktı. "Hedefe kilitlenildi" düğmesi yanar gibi oldu zırhının üzerindeki. Yok canım olur mu öyle şey? Gözlerimi açıp kapattım hala oyun salonundayız. Çocuklar şimdi daha da kudurmuşlardı, azgınca bağırıyorlar, ağızlarından köpüklü tükürükler saçarak bir o yana bir bu yana koşturuyorlardı. Cuuviink diye gerçeğe döndü görüntü. Ortalıkta tepişen çocuklardı bunlar sadece, Kendine gel Hatice! Oğluşum kıvırcık saçlarının lülelerini titrete titrete ilerledi. Sığınağa, yani oturduğumuz koltuğa bir iki adım kala, dev gibi ayakları olan beş yaşındaki bir çocuk oğlumu ezmeye çalışmadı, sadece çarptı ona. Korkunç bir gürültü değil küüt diye bir ses duyuldu. Kalkacak oldum. Baktım ki ağlamıyor. Ya sabır dedim oturdum tekrar. Doğruldu, hemen kucakladı legolarını, 25.5 numara, üzerinde dinozor deseni olan minik ev ayakkabılarıyla çabuk adımlar attı. Yanıma geldi, yüzüme baktı. Her şeyi göze alıp getirmişti oyuncağı. "Aferin Yaman" dedim. Legolarla oyuna dalmıştı bile.
O an anladım ki, o arkasını bana dönüp hedefine kilitlendiğinde durup saygı göstermek zorundayım. "Düşme" demek işe yaramayacak. Hatalar yapacak; ama kendini kurtaracak bir yol bulacak, bulmak zorunda.
Köşeye kadar gidip geldiği gibi kalabalıklar içine salıvereceğim günler olacak onu. Kucağımdan, güvenli odasından, yumuşacık yorganlarının arasından, kaskatı buz gibi ama macera dolu bir hayatın kollarına teslim etmek zorundayım onu.
Daha yeni okudum bir yerlerde. Çocuklarımıza vereceğimiz iki şey vardır. Biri kökler, diğeri kanatlar.
