21 Haziran 2012 Perşembe

İstanbul'un gidilmezlerine gitmek

Devşirme İstanbullu olduğum için haliyle evden okula okuldan eve kısır döngüsü içinde gidip geliyordum. Hatta bir arkadaşın şu cümleyi sarfettiğini kulaklarımla duydum: "20 senedir İstanbul'dayım ev iş arası gidip gelmek dışında arabayla hiçbir güzergahı denemedim bile" You gotta be kiddin' me!" diyesim geldi ama sustum tabi.

Gökhan'ın bir teorisine göre Taksim ve Eminönü gibi yerlere arabayla hafta içi, hafta sonu, mesai saatleri içinde ve dışında, gece ve ya gündüz gidilmez, hele arabayla hiç gidilmez. Evet kabul ediyorum buralara gitmek hem de arabayla gitmek deli işi, ama birinin bu kısır döngüyü ya da şeytanın bacağını kırması gerekiyordu (ya da gerekmiyordu da, ben macera arıyordum).

Sonunda destur deyip harekete geçtim ve birinci kırılmayı sağ olsun uzun zamandır görüşmediğim Esra Abla'yla Taksim'e giderek, ikincisini de komşumuz Taşbaşılarla Eminönü'ye giderek yaşadık. İki yerinden kırılan söz konusu bacak da bir daha iflah olmaz herhalde.

Şunu öğrendim ki bölümü
1. Otobüs güzergahı bile olsa yol bilen biriyle gitmek insanın direksiyona yapışıp kalan parmaklarını bir gıdım da olsa gevşetiyor.
2. Navigasyon cihazı meselesine gelince, teknoloji bazen o kadar da kolay değildir. Cihazı kullanmayı bilenlerin bile "45 metre sonra sola dönün" komutunda bahsedilen sol tanımına giren 3 sokaktan hangisine gireceğini şaşıranı var. Navigasyonla birkaç rota provası yapmadan yola çıkmayın, aleti duvara vura vura imha edecek kıvama gelebilirsiniz.
3. Aracın kliması çalışmıyorsa (Hayatım, buradan sana sesleniyorum: şu klimayı bir yaptırsan diyorum!) bir çaresini bulun, artık soğuk meşrubata mı dayanırsınız, yanınızdaki co-pilotun eline bir Bülent Ersoy yelpazesi mi verirsiniz bilmem.
4. Depo kesinlikle dolu olmalı, böylece içten içe trafiğe takılıp rölantide çeyrek depo benzin de harcasam bir şey olmaz diyebilmelisiniz.
5. Yanınıza su, yiyecek ve oto koltuğundaki çocuk için oyalanacak oyuncak, kitap, kraker ya da acil durum abur cuburu alınız, böylece çığlığı basmak ya da huysuzlanmak üzereyken canavarın dikkatini başka yöne çekebilirsiniz.
6. Kadın olmanın avantajını kullanmaktan korkmayın, kadınlar iyi şöför değildir ya da park edemezler gibi şehir efsaneleri aslında sizin omzunuzdaki yükü biraz hafifletebilir, arabayı bırakın pek hevesli olan otopark görevlisi park etsin, yolu bilmezken sağa sola bakınmanız ve son dakika da sağa sola sinyal vermenizde de bir sakınca yok nasılsa doğru kullansanız da kullanmasanız da kadın şöför yaftası var üstünüzde.
7. Sora sora Bağdat bulunuyorsa; Taksim, Eminönü haydi haydi bulunur. Baktınız işler sarpa sardı ya da nereye gittiğinizden çok da emin değilsiniz, yakın dörtleri, arayın Ahmet'i. Ahmet bizim İstanbul'u avcunun içi gibi bilen arkadaşımız. Ya da indirin camı seslenin "Bakar mısınız? Taksim'e nasıl giderim?" Yol sormayı gurur meselesi yapan erkeklere göre yine avantaj bizde.

Ve her yaşantının sonunda denildiği gibi: korkulacak bir şey yokmuş.



Yaman'ın öğrendikleri
Tramvay kırmızıdır, kocaman hareket eden bir makinedir. İçine insanlar biniyor ve bir adam onu sürüyor.
Güneşli havada kaldırımlar ısınır, o yüzden kaldırımları çıkarken elimizi diye kaldırıma koymamalıyız. Elimiz yanar.
Temizlik arabasının fırçaları vardır. Bunlar döner ve yolları temizler.
Polisler arabalarını göstermeyi çok severler.
Çöp arabası bidonları kaldırır ve içindeki çöpleri boşaltır, sonra da çöpü sıkıştırır.
Kendi kendime yürümeyi seviyorum.
Müzik canlı olarak yapılan bir sanattır, televizyon ve bilgisayar dışındaki yerlerden de müzik çıkar.
Sevimliyim ve kızlar beni seviyor.
Kule yüksek ve kocaman bir şeydir.
Yerden alınan şeyler ağza sokulmazmış (ama pek katılmıyorum)
Koşullar el vermese de, yemek buldun mu ye, omuz buldun mu uyu arkadaş.
Bazen kanguruda dolaşmak sıcağın köründe yerde yürümekten iyidir.
Gezmek çok eğlenceli.
Kalabalığı seviyorum.
Biz tramvay gördük değil mi Yaman? "Neede? Taksim'de"

19 Haziran 2012 Salı

Babalar Günü



Baba: iki aynı hecenin yan yana gelmesi, söylemesi kolay sindirmesi bir kelime. Benim babam çok baba bir adamdı, delikanlı bir İzmirliydi rahmetli. Babalar günü gibi bir anım yok benim; ama babamın omzuna çıkmış, onunla debelenmiş, kucağına hoplamış bir çocuğum. Baba dediğin bendeki haliyle; işten yorgun argın ama elinde en az iki torbayla eve gelen, içeri girdiğinde karşılamak üzere ayağa kalkılan, "acıkmıştır" denilip kendisi için telaşla sofra hazırlanan, uyurken sükut edilsin diye odadan odaya parmak uçlarına basılarak geçilen adamdır. Hatta benimki gibi üst seviyede eğlenceli olan babalar, karabiberden hapşırınca kıkır kıkır gülen kızı bir kez daha gülsün diye burnuna fütürsüzce karabiber çeken adamdır. Kimi akşam çakır keyif, bazı bazı çok ciddidir, tabağındaki yemeği yemem diyecekken bir kaşını kaldırmasıyla söz konusu tabağı silip süpürtendir. "Höyt!" diyendir, dışarı çıkarken izin alınan yetkili mercidir, el aleme karşı düşmeyesin sağa sola sallanıp devrilmeyesin diye payandadır. Kızması gök gürlemesi gibidir, kucaklaması bulutlar gibi pofuduk ve yumuşak... Benim babam sigara ve işten gelmiş gibi kokardı. Tam olarak baba gibi kokardı.
Babalar bizim kim olup olmadığımızı anlamamızı sağlar
diyordu "Yaman ve onun bitmek bilmeyen soruları" kitabında. Sahiden babamız bizim pusulamızdır, eğri-doğru göstericimizdir öyle içime işlemiş ki "Babam olsa ne derdi?" cümlesini çok sarf ettim ben rahmetlinin ardından.

İşte bu yüzden babalar günü dediğin gerçekten "babalar" gibi olmalı. Yani delikanlı bir gün olmalı, muhabbetli, neşeli bir gün. Bu sene hatta hayatımda belki de ilk defa sahiden böyle bir babalar günü geçirdik biz. 

Gökhan cumartesi günü öğlen döndü Hindistan'dan. Yaman 9 gündür görmüyordu babasını. 9 gün boyunca marifetlerine 9 tane daha eklemişti. Ben her gün babasına rapor verdim telefonda. "Bugün şunu yaptı, öyle bir şey söyledi, öyle bir konuştu ki duymalısın" diye ballandıra ballandıra. Artık özneli yüklemli cümleler kuran hatta muhabbet bile edebilen, her şeyi (buradaki her şey kelimesi gerçek anlamda kullanılmıştır, mübalağaya mahal yoktur) soran ve cevaplayan bir mini adam oluvermişti. Daha 19 ay dolmamışken "bardağın üstünde ne var?" dedi mesela kahvaltıda. 

Gökhan kapıdan içeri girdiği anda o kadar sevindi ki hemen sarılamadı coşkusundan. Sokak kapısından odasının kapısına kadar üç kere koşarak gitti geldi kurulu oyuncaklar gibi "Babababababa" diye diye. Öğlen uykusunda şöyle bir oturup yatağın içine, o sırada odada olan babasını görüp "babam gelmiş" dedi, sonra da ağız nahiyesinde mini gamzecikler oluşturup kocaman bir gülümsemeyle uykuya daldı. Gözlerimiz doldu Gökhan'la. Bir insanın babasının evde olması ne kadar güzeldir, evin direği, dirliği düzenidir ya baba, çocuklar bile bilir bunu. Baba arabanın göstergeleri gibidir, yüzüne şöyle bir bakınca her şeyin yolunda gittiğini anlarsınız. 


Aynı gün daha kıdemli bir baba olan, benim için de fahri babalık görevini üstlenmiş abim de iş için İstanbul'a gelecekti. Yaman'ın en sevimli zamanlarına denk gelen bu babalar günü için özendim açıkçası. Tabi ki ecnebiler ne yapmış bakayım diye birazcık araştırma yaptım, ohooo adamlar organizasyon halinde yapıyorlar bu tür şeyleri. Ben  salona değil daha çok mutfağa ait olan bir küçük kutlama istiyordum. Gökhan'a üzerinde  "Daddy Cool since 2010" yazan bir tişört yaptırdım. Abime annemle birlikte bir kot pantolon aldık, annem de Gökhan'a bir kitap aldı: "Babalar için bir fincan huzur". Hediyelerini verdik evin babalarına. Sevindiler, güldüler. Evlerine, çoluk çocuklarına verdikleri onca emeklerine karşılık bir iki hediyeyle gönülleri şenlendi. 

   

  
 

 
   

     



Ertesi gün yani asıl babalar gününde ailecek dışarıya çıktık. Forum'u gezmeye gittik. Yaman babalar gününün anlam ve önemini biliyormuş gibi bir an bile ayrılmadı babasından. elinden tuttu, gözünün içine baktı, mutlu mutlu neşeli neşeli sorular sordu babasına. Sonunda ben de kenarda oğluyla eşini izleyen mutlu anneler kafilesine katıldım :)
   

     
      


Nice güzel baba oğul günlerine...


11 Haziran 2012 Pazartesi

Park denen cangıl!

Şen kahkahaların yükseldiği bir parkın yanından geçerken hepimiz içinde mutlu çocukların oynadığını düşünürüz. Oysa ki parklar çeşitli entrikaların döndüğü, sinsi düşmanların gözlerinin çocuğunuzun üzerinde olduğu, pençeden tut boynuza kadar çeşitli savunma sistemlerine sahip olmanız gereken vahşi doğanın ta kendisidir. Bildiğiniz cangıldır!

Parklarda gözlemlediğim çocuk türlerini burada paylaşmak ve henüz parklarla tanışmamış annelere bir nebze olsun yardımcı olabilmek isterim. Bu yazıyı iyice çalışırsanız, park konusunda en az bir iki kur atlar, kuzunuzu bazı tehlikelere karşı koruyabilirsiniz.

#1 Elleme o benim! Bu çocuklar çok bencildir. Parkın bisiklet, scooter, paten, top, janjanlı yanar dönerli topaç, zamane modası saçma sapan oyuncak sahibi ya da kova kürek takımı sahibi kalburüstü sınıfındandır.Bunlar genelde birlikte takılırlar ve sürü halinde dolaşırlar. Çoğumlukla müdavimi oldukları parklar vardır. Parktaki kast sisteminin tamamı üzerinde bir hegamonya kurmuşlardır.

#2 Bakayım? Bu çocuğa dikkat! Bakayımcı çocuk genelde sinsice çocuğunuza yaklaşıp üstünden başından tutun da oyuncağına ayakkabısına kadar çocuğunuzun herhangi bir şeyini incelemek isteyebilir. (Bkz takipçi çocuk) Bazıları sevecen ve insani bir yaklaşımcı iken bir kısmı sinsidir ve dostluk kisvesi altında çocuğunuzun elindeki oyuncağı almak isteyebilir. Burada bir de psikopat anne faktörü varsa, yani "amaan çocuk o" deyip konuyu geçiştirmeyen, bilakis  "Hanım, hanım! çocuğuna sahip çık" deyip elini beline koyan anneye çatarsanız geri dönülmez sonuçlar doğabilir.

#3 Gel gel! Bunlar sevgi kumkumaları şirinlik muskalarıdırlar. Sizinkinden büyüklerse durmadan çocuğunuza yardım eder, parktaki oyuncakların içinde, yanında yol verirler, koruyup kollarlar. Sizinkinden küçük ya da sizinkiyle aynı yaştalarsa ilk görüşte aşk gibi bir duyguyla çocuğunuza bağlanır, ona öpücük verir, sarılır ve peşinden ayrılmazlar (bkz takipçi çocuk)

#4 Git! ya da Yaaa Anneee! Hmmm dedirten ve sizin tespitten tespite koşmanıza yol açan çocuk profilidir. Bu çocuklar asosyalliği severler. İnsan olarak sadece kuzenlerini görmüşlerdir, evde peşinden ıslak mendille koşulan çocuklar olurlar genelde. Başka bir şeyi ya da kişiyi hayatlarına alamazlar. Çocuğunuzun sevgi göstermesiyle birlikte analarının eteğinin arkasına saklanırlar ve çocuğunuz şaşakalır.

#5 Anneee! Yaa anneeecilikten biraz daha farklıdır. Anneee diyen çocuk genelde annesinin güvenlik çemberinden uzaklaşmıştır ve yanına yaklaşan bu çocuğun tehlike mi yoksa arkadaş mı olduğunu kestirme işini annesine bırakmak istemektedir. Annesi vize verirse çocuğunuzla oynar ya da ona yakınlık gösterir.

#6 Takipçi çocuk Bu çocuk bizim lisede öğretmenler için dediğimiz gibi sizin çocuğunuza "takar". Devamlı çocuğunuzu izler, kontrol eder. Birinci olasılık, çocuğunuzun elindeki bir şeyi almak için plan yapar. Önce bakayımcı çocuk kisvesi altında yaklaşabilir. Boş bir anınızda çocuğunuzun ipini topunu kamyonunu ütüverir. Ya da çocuğunuzu herhangi bir şeyden dolayı kıskanmıştır ve zarar vermek ister. Bunun için de çeşitli yöntemleri vardır. Kaydırakta hemen arkasından gelip beline tekmeyi koymaya çalışabilir, bisikletini çocuğunuzun üstüne sürebilir. Geleceğin seri katili ya da kung fu ustası olabilirler.

#7 Tuzakçı çocuk Bu çocuklar parktaki oyuncakları kullanım amacı dışında kullanarak kötü örnek olmayı ve diğer çocukları ayartmayı severler. Daha çok yaşları biraz büyük olan çocuklar bu gruba girer. Salıncağa ayaklarıyla basar, kaydırakta aşağıdan yukarıya doğru giderler. O ana kadar "kaydıraktan böyle kayılır salıncakta şöyle sallanılır" deyince yüzünüze "annem her şeyi bilir" dercesine  ilahi bir onay ve sevgiyle bakan çocuğunuz size döner ve "hani başka türlü olmuyordu?" diyen gözlerle hesap sorar. (Tam olarak böyle hissediyorsanız ya uzun süredir parktasınızdır ya da paranoyanın ilk belirtilerini gösteriyorsunuz. Her iki durum için de önce eve gidin sonra çocuktan uzaklaşın)  Bunlar çocuğunuzun kesin kurallarla örülmüş park algısının ve sizin iyi olduğunu düşündüğünüz güvenlik önlemlerinin içine tükürüp bir de size gülerler.

#8 Koşan çocuk Bu çocuklar road runner misali fütürsüzce koşarlar. Yön duyguları yoktur. Üzerlerinde bir zırh varmışcasına canları hiç yanmaz, düşünce hiçbir şey olmadan zombi gibi tekrar kalkarlar ve durdurulamazlar. Maganda kurşunu gibidirler, nereden geleceklerini bilemezsiniz. Hemen parktan çıkın ve başka bir park bulun.

#9 Aç çocuk ve doğuştan tok çocuk Çocuğunuzun yediği her şeyi yemek isteyen çocuğa aç çocuk denir. Açlıkları dışında yukarıdaki özelliklerden herhangi birine sahip olabilirler. (Yukarıdakilerden en az birine daha uyuyorlarsa hemen uzaklaşın.) Elinizde bir tane olan yiyeceği almak isterler, "ama bunu ben kendi çocuğuma getirdim" dediğinizde bağırmaya başlar ve annelerine şikayet ederler. Bütün park size pis pis bakar. Annesinin oynarken yemek yesin diye parka getirdiği çocuğa da doğuştan tok çocuk denir. Tok çocuğun sağ/sol arkasında/önünde bir adet kaşıklı anne/anneanne/babaanne vardır. Bu çocuk hiç acıkmaz; güneş ve suyla çalışır, az yakar, doğa dostudur, ancak annesi sinir hastasıdır. Annesi çocuktan daha tehlikeli olabileceğinden sizin öneri dediğiniz şeyi  akıl vermek olarak algılayabileceğinden yorum yapmayın.

#10 Abur cubur çocuk ya da Nifak çocukBu çocuklar genelde ellerinde cips, kola, şeker gibi dikkat çekici, hışırtılı ve parlak ambalajı olan gıda maddeleriyle dolaşırlar ve sizin bunlardan korumaya çalıştığınız çocuğunuzu planlanan gıda tablosunun dışına çıkarmayı amaçlarlar. Obez olabilirler de olmayabilirler de, dış görünüşe aldanmayın. Ancak parka kesinlikle oynamak için gelmemişlerdir. Ağır adımlarla parkın içinde turlayıp tüm çocukların elindekini görmesini sağlarlar. Kontratak şansınız sıfırdır. Tüm çocuklar fareli köyün kavalcısı masalının bir canlandırmasını yaparlar. Olay genelde çocukların topluca ağlamasın, annelerin çocuklarının kolunu çekiştirerek bakkala gitmesiyle sonuçlanır.


#11 Terkedilmiş çocuk Bu çocukları ebeveynleri parka bırakmıştır. Bırakıldıkları ve başlarında kimse olmadıkları için Peter Pan gibidirler. Parkta anarşiyi temsil ederler. Genellikle parka bırakılma süresinin uzunluğuyla doğru orantılı olarak pis olurlar. Burun karıştırıp, yerdeki her şeyi ağızlarına sokarlar, yukarıdaki kötü özelliklerin hepsine aynı anda sahip olabilirler. Ancak ilginç bir şekilde çocukların hepsine hükmedebilmektedirler. Demek ki lider olunmaz lider doğulur! Acilen parktan kaçın.

#12 Soran çocuk Soran çocuk, önce çocuklara özgü merak sanıp sevgi ve muhabbetle cevapladığınız soruların sayısını ve sorulma hızını tatmin edici cevaplarınızdan bağımsız olarak arttırır. Büyük ihtimalle ileride bilim insanı ya da mahallenin müzeviri olacaktır. Bir şekilde annesine yönlendirmeye bakın. Ancak annesi bankın birinde çekirdek çitleyip dantel ören ya da telefonla konuşan kişi olabilir. Vasisine ulaşılamıyorsa uzaklaşın.

Gurbetçi annenin İstanbul'da arkadaş bulma yöntemleri

Ey yazıyı okumaya başlayacak İstanbul yaşayıcısı gurbetçi anne! Memleketin nedir bilmiyorum; ama bir İzmirli  olarak insanların samimi ve sıcak olduğu bir memleketten gelince, İstanbul kutup bölgesi gibi geliyor insana; dolayısıyla bir iki kişiyle selamlaşınca kutupta yaz hissiyatı geliveriyor.

Gelmiş olduğumuz bu şehirde birçok tanıdık, eş, dost olmasına rağmen yakın çağın modası olan görüşememe meselesinden dolay yalnız kalınabiliyor. Zira semtler birbirinden uzak, bir çay oturmaya şehrin öbür ucuna çocukla gitmek zor gelebiliyor, bir de söz konusu arkadaşlar çocuklu değilse bir süre sonra ne zaman gidecekler acaba diye görünüze bakabiliyorlar ya da çocuğunuzun ihtiyaçlarını karşılamak için muhabbetinizi o kadar çok bölmek zorunda kalıyorsunuz ki  bir süre sonra "biz neden bahsediyorduk ya?" bile demek istemediğiniz sessizlikler başlayabiliyor.

Bu sebeple size bazı yöntemler telkin edeceğim, ister tatbik edersiniz ister ders çıkarırsınız :)

Birinci yöntemimiz çağımızın vebası ya da yalnızlığın sanal devası internet tabi ki. Benim İstanbul'dan edindiğim ilk arkadaş Nurturia'dan Burcu. Daha doğrusu yüz yüze görüştüğüm ilk kişi Burcu. Kendisiyle ne zamandır Nurturia'dan mesajlaşıyorduk, sonunda bir gün kırdık şeytanın bacağını ben Düşevi Çocuk Kitapçısına gideceğim dedim o da "ben gelirim" dedi. Buluştuk Düşevi'ne gittik kitap aldık bizim Yaman ve Demir Beylere. Sonra Dükkan Burger'in nefis burgerlerinden yedik, benimkisi ilkti ve son oldu. Burcu gelse de götürse beni yine :) Demir gayet aç ve havalıydı Yaman ise gayet kıpırdak.

Bir diğer yöntem bebek bakım odası girişimciliği ya da direkt telefon verme yöntemi  Bu biraz elektrik meselesi tabi. Forum'da e-bebek'in içinde gezinirken Yaman'ın acıkması tuttu. Haydi emzirmeye e-bebek'in bebek odasına. Bir baktım ki odada bir pehlivancık ve annesi. Alt alma işlemi sırasında muhabbet etmeye başladık. Mali Müşavirmiş. Emekmiş adı. Ev ve işyeri çok uzakmış onu hatırlıyorum da nereden nereye bir mesafeydi hatırlamıyorum şimdi. Çok tatlı biriydi, Göktürk'ten bahsettim çok beğendiğini söyledi, ben de tabi ki şiddetle tavsiye ettim burada oturmasını. Gelirseniz beklerim dedim ve telefoumu verdim, o da birkaç gün sonra mesaj çekti sağolsun. Belki bir gün çıkar gelir, ara beni :)

Diğer yöntem parkta otururken yanaşma yöntemi. Bu çok verimli olmayabiliyor yani bir iki kez daha karşılaşmak gerekebilir bu yöntemde :) Bir de parkta çocukları takip edeceğim derken muhabbet koyulaşamıyor ne yazık ki. O yüzden parkta sosyalleşecekseniz kesinlikle babanın olduğu bir günü seçin.

Spor salonunda arkadaşmaca. Bir spor salonuna gidiyorsanız ki ben başladım ve gitme konusunda da hala inatçıyım Yaman'ın hastalığı, huysuzluğu vs girse de araya...Ancak pek sosyalleşemedim daha orada. Sanırım daha çok kariyer yapıp çocuk yapma enerjilerini spora sevk eden insanlar oldukları için.

Tanıdığın kızı yöntemi çok işe yarar. Görüşme sıklığı konusunda garanti verilemese de en az iki kez görüşülür.  Mesela kayınvalidemin arkadaşının gelini Elif için durum böyle. Onlar da bizim muhitte oturuyorlar ve bir park maceramız, üç kez çay içmişliğimiz oldu. Devamı da gelecek inşallah.

Komşuya kurabiye götürme deyince biraz kulağa tuhaf gelebilir. Hani çaresizlik ve asosyalliğin son raddesindeymişsiniz gibi. Ancak çok işe yarıyor, şiddetle tavsiye ederim. Tabi ki söz konusu komşunun medeniyette nasibini almış olması lazım. Yoksa işiniz yaş.

Sizin yeni yöntemleriniz varsa buyurun.

Yaman topraklandı

Bugün Yaman'la parka gittik. Arven'in gözünde bir kırmızılık vardı, o yüzden onlar katılamadılar park sefasına. Ama yaman çok eğlendi parkta resmen topraklandı çocukcağız :)

25 Nisan

23 Nisan 2012 kuzenler buluştu!

23 Nisan tatilinde Yaman'ın dayısı, yengesi ve kuzeni geldi. Zaman kısa, İstanbul kalabalıktı ancak elimizden geleni yaptık :)

Onlar gece geç geldiler, Yaman uyuyordu. Yaren uyurken izledi, ben gece emzirirken kapılarda dört gözle bir umut bekledi uyanır da oynar mıyız diye ama nafile. Ertesi sabah uyanınca tanıştılar.

Yaman hemen ısındı Yaren'e. Zaten çocukları çok seviyor. Yengesiyle de barıştı yıldızları . Harika vakit geçirdiler sahiden. Çok sevindim.

Güzel bir kepçe almışlar Yaman'a. Bayıldı bizimki, dört döndü etrafında kepçenin.

Teker Teker Tekerleme Vol #2

Ooooo portakalı soydum
Başucuma koydum
Ben bir yalan uydurdum
Duma duma duma dum
Kırmızı mum

Ben bir küçük askerim
Vatanımı beklerim
Eğer düşman gelirse
Kafasını ezerim

Kuzu kuzu me
Bin Tepeme
Haydi gidelim
Yaman Abiye